Nuri Bilge Ceylan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nuri Bilge Ceylan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Kış Uykusu

 

Film, Nuri Bilge Ceylan sinemasından alışık olduğumuz bir bozkır görüntüsü ve rüzgar sesiyle başlıyor. Bir süre o görüntüyü izliyoruz. Ceylan, bizi bizle başbaşa bırakıyor. Merak, kaygı, güvensizlik, tekinsizlik içinde gidip geliyoruz, tıpkı rüzgarın eğdiği otlar gibi, bir o yana bir bu yana savruluyor duygularımız... Sonra bir araç görünüyor neyse ki, rahatlıyoruz... Nuri Bilge, bizi bizden kurtarsın istiyoruz. Kurtarıyor da, çünkü Kış Uykusu, yönetmenin diğer filmlerinden farklı olarak diyalog üzerine kurulu bir film. Ceylan’ın görüntü yönetmenliğindeki ustalığını, bu sefer filmin oldukça sağlam kurgulanmış diyaloglarında görüyoruz. Ama o şey değişmiyor. Kış Uykusu, her Nuri Bilge Ceylan filminde olduğu gibi yine sarsıyor izleyiciyi. Çıkınca bir ağırlık çöküyor üstümüze, bir süre konuşmak istemiyoruz. Öylece oturalım, boşluğa bakıp, düşünelim bir süre..
Filme ev sahipliği yapan mekan Kapadokya. Görüntüler büyüleyici. Ama biliyoruz ki, bizi esas etkileyen Kapadokya’nın Peri Bacaları ve geleneksel mağara evlerinden çok yönetmenin kadrajı. Yoksa bugüne kadar Kapadokya’da çekilen başka diziler, filmler de oldu.
Filmin konusuna geçersek, tiyatrodan emekli olan Aydın, Kapadokya’da babasından kalan butik oteli, kızkardeşi Necla ve kendisinden oldukça genç ve güzel eşi Nihal’le birlikte işletmektedir. Film, aile içi hesaplaşmaları, civar köyde Aydın Bey’in kiracısı olarak yaşayan yoksul ailenin dramını, komşuluk, ahbaplık, ast üst ilişkilerini, sınıfsal farkları, kendinden razı olmayan, olamayan insanların bireysel çıkmazlarını konu alıyor.
Diyaloglar kadar filmde gücünü hissettiğimiz bir başka şey, oyunculuk. Başta Haluk Bilginer olmak üzere, sırasıyla Melisa Sözen, Ayberk Pekcan, Serhat Kılıç, Nejat İşler, Mehmet Ali Nuroğlu, Demet Akbağ başarılı performanslarıyla fazlasıyla göz dolduruyor. Her oyuncu rolünün hakkını ayrı ayrı sonuna kadar veriyor. Küçük İlyas dahil. Ama yiğidin hakkını yiğide teslim etmek bir borç adeta Kış Uykusu için. O yiğit Haluk Bilginer. Evet, Haluk Bilginer dışında birisi oynasaydı Aydın rolünü, film bu denli güçlü olmayacaktı, bunu biliyoruz. Haluk Bilginer oyunculuğuyla kendisine hayran bırakıyor seyirciyi..
Peki, karakterlerin biraz daha içine girelim..
Aydın, sözümona entellektüel, modern, memleket meselelerine kafa yoran, mürekkep yalamış, yazan çizen, vicdan ve ahlak kelimelerini dilinden düşürmeyen bir aydın! Perdenin arkasında ise, kendi sınıfından olmayan insanların yanında biraz da ona geçmişini hatırlattıkları için sıkıntı duyan, Nihal’in deyimiyle “kinci, alaycı, korkak”, özgüveni olmayan, bencil, genç karısı tarafından her an aldatılacağı kuşkusuyla kavrulan, ikilemler içinde gidip gelen, bu yüzden herşeyi eline yüzüne bulaştıran bir elitist. O anlamda  kardeşi Necla’nın, karakterin samimiyetsizliğini gözler önüne sermek açısından “hayatında bir kez olsun camiye mi gittin, kendi anne babasının mezarına gidip dua etmeyen bir insanın din adamlarıyla, islam felsefesiyle işi ne” çıkışları son derece yerinde. Tiyatrodan emekli Aydın’ın tiradlarla geçen ömrü izlemeye değer..
Uzun yıllar süren evliliğini, eşinin alkol sorunu dolayısıyla noktaladığını anladığımız kızkardeş Nejla, herkesin kış uykusuna daldığı, yine ironiyle belirlenmiş ismiyle tebessüm etmemize yol açan butik otel “Othello” da, ağabeyi ve yardımsever eşi ile yaşamayı seçmiş kalan ömründe.. Nejla, hayatından genel olarak pişmanlık duyan, bu pişmanlığın verdiği gizli öfkeyi iğneleyici sözleriyle dışa vuran, babadan kalma variyet üzerinde kendisinin de en az ağabeyi kadar hakkı olduğunu bilmesine rağmen, başka bir uğraşı olmadığından sığıntı ya da Aydın’ın deyimiyle “asalak” gibi hisseden ve bütün dünya sanki ona borçluymuş gibi davranan, “kötülüğe karşı koymak için bir neden göremiyorum” gibi beylik laflarla insanlık dersleri vermeye kalkışan, sırtından düşürmediği şalının hayattan bezmiş ruh haline eşlik ettiği bir tutsak.. Nejla’nın, Aydın’ın çalışma odasındaki kanepede yaptığı tespitler ne kadar doğruysa, Aydın’ın Nejla için söyledikleri de bir o kadar doğru. “Çalışmadan geçen bir hayat dürüst ve namuslu bir hayat değildir.” sözü örneğin. Nejla’nın oturduğu kanepenin hemen üstünde asılı duran Virginia Woolf resminden daha iyi ne doğrulayabilirdi bu savı? Woolf, bundan 85 yıl önce bir kadının gerçekten özgür olabilmesi için “Kendine Ait Bir Oda”sı ve parası olması gerektiğini söylemişti..
Tam da kadın özgürlüğünden söz ederken, gelelim Melisa Sözen’in canlandırdığı bir başka tutsak karakter Nihal’e.  Kendisinden oldukça yaşlı birisiyle evlenerek sınıf atlamış, Nejat İşler’in canlandırdığı İsmail’in dillendirdiği gibi, kocasının parasıyla hayır işleri yaparak vicdanını rahatlatmaya çalışan, özgür olamamaktan yakınan ama özgürlük için bedel ödemekten korkan, Nihal olarak değil, Aydın Bey’in eşi olarak varolmayı seçen, kendi hayatına sahip çıkmak yerine, aynı kolaycılıkla, genç, sağlıklı, gururlu, hayat dolu bu kadını yoketmekle eşini suçlayan, ona olan öfkesinden çoğu zaman doğru kararlar veremeyen, belli ki kendisini Aydın ve Nejla’dan daha alçakgönüllü ve insancıl bulan ama eve konuk gelen imam rolündeki kiracıları Hamdi ve yeğenini ayağa kalkmadan, aynı üstten bakan duruşla sofraya buyur eden kendine yabancı bir karakter.
Hapisten yeni çıkmış, işsiz ve alkolik baba rolünü Nejat İşler,  patronunu sürekli manipüle etmeye çalışan, kendi varlığından rahatsız sağ kol rolünü Ayberk Pekcan, din adamlığının getirdiği tevekkülle herşeyi alttan alan, görmezden gelen, durumu idare eden imam rolünü Serhat Kılıç, “yoksulluk, fakirlik doğal afet gibi Aydın’cığım, Allah’ın takdiri” diyen, kayıtsız, amaçsız ve yalnız Suavi’yi Tamer Levent, iki kadeh içkiyle öfkesi su yüzüne çıkan, Anadolu’da öğretmenlik yapan Levent’i Nadir Sarıbacak, Jack Kerouac’ın “Yolda”sı edasında motorsikletiyle gezen, kendisini  self-sufficent olarak tanımlayan Timur’u Mehmet Ali Nuroğlu  ve belki de içimize en çok işleyen oyunculuğuyla, özgürlüğüne ve gururuna sahip çıkan tek insan Küçük İlyas’ı, Emirhan Doruktutan başarıyla canlandırmış.
Altın Palmiye Ödülü’nü, Gezi’de ve Soma’da hayatını kaybeden insanlara adayan Nuri Bilge Ceylan, filmde bir yandan günümüz aydınını eleştirirken, bir yandan da hükümetin paranoya ve nefret dolu yönetim tarzına, bunun neticesinde ortaya çıkan kutuplaşmanın toplumsal hayata yansımalarına ince göndermeler yapıyor. Nejla’nın Aydın’a “yoksa sen de her kötülüğün dış odaklı olduğunu düşünenlerden misin” deyişi, Aydın’ın okul yardımı için eve gelen insanları “çapulcular” olarak adlandırması, Nihal’in Aydın’ı “gençleri özgür oldukları için, inananları inandıkları için sevmiyorsun” suçlaması ve tüm bunların neticesinde, ilerde ne olmak istediği sorulan Küçük İlyas’ın “polis” olmak istediğini söylemesi..
Filmde, Nuri Bilge Ceylan’ın yol arkadaşlarına yine rastlıyoruz. Başucu yazarı Çehov, en çok sevdiği müzisyen olduğunu bildiğimiz Schubert, “sinematografi insan yüzüdür” diyen Bergman, özellikle İlyas’ın kapı aralığından baktığı sahnede ilk aklıma gelen yönetmendi. 
Kış Uykusu, yönetmenin diğer filmlerinden farklı olarak, diyalog ağırlıklı bir film  olsa da, aslında dert ettiği mesele temelde yine aynıdır. İnsanın ikircikli ve karanlık doğasına olan merak ve bu merakla gerçekliği bulma çabası.  Bu cümle, benim için Nuri Bilge Ceylan sinemasının özetidir.  Uzak, İklimler, Üç Maymun, Bir Zamanlar Anadolu, bu filmlerin hepsinde aslında “mış” gibi davranan insanları izlemedik mi? Görünenin ardında bambaşka duygular saklandığını, davranışlarımızla zihnimizin her zaman paralel olmadığını, insanın doğası gereği kendini kandırmaya meyilli bir varlık olduğunu çaresizce kabul etmedik mi? Ama biliyoruz ki, nasıl davranırsak davranalım gerçek olan tek şey hislerdir hayatta. Bu açıdan sanat ve bir sanat olarak sinema bu hisleri açığa çıkaran bir araç olduğu için çok kıymetlidir.
Kış Uykusu için “bir başyapıt” diyen eleştirmenlere katılmamak elde değil. Öte yandan, Kış Uykusu’nu yönetmenin filmleri arasında 4. Veya 5. Sıraya koyanlar da yok değil. Ben şöyle dile getirmek isterim düşüncelerimi. Evet, bir Nuri Bilge Ceylan filmi için herşey çok formüle edilmiş gibi duruyor. Bir kere en başta yönetmen bu sefer söylemek istediklerini ağırlıkla diyaloglar aracılığıyla söylüyor. Diğer filmlerindeki gibi sadece sezgilerimizle başbaşa değiliz bu filmde. Ama şunu kabul edelim. Bu hissi diyaloglar üzerinden ne eksik ne fazla dedirtecek ölçüde ipince bir ayarla bu denli ustaca ortaya çıkarmak, kurgulamak yani sahnelerin dizimi (İlyas’ın Aydın’ın elini öpmeyip, bayıldığı sahnenin hemen ardından atın boynuna geçirilen bir halatla yakalanması ve Nihal’e karşı haksızlık ettiğini farkettiği andan hemen sonra aynı atın Aydın tarafından serbest bırakılışı) bütün bu kurgu içinde bir uyum, ritim yakalamak, karakter özelliklerini sıradan insan davranışlarıyla eşleştirmek (umursamazlığı çubuk kraker yemekle, kayıtsızlığı ufak ufak koparılan ekmek parçalarıyla betimlemek gibi), tezatlıkları çarpıcı bir şekilde su yüzüne çıkarmak (İsmail’in parayı şömineye attığı sahnede, Nihal’in o yangını kendi benliğinde hissetmesi, paraya karşı yoksul olan İsmail’den daha zayıf olduğunu gördüğümüz an) Nuri Bilge Ceylan’ın sinema tarihine ismini altın harflerle yazdırdığının kanıtıdır ve evet bu açılardan “Kış Uykusu” bir başyapıttır.

30 Haziran 2013 Pazar

Toz Çiçekleri


Yeryüzündeki bütün dilleri konuşan bir adam konuşamıyormuş kendiyle..

Yerçekimiyle varlığı pekişen bütün kurumlar, kurallar, kemikleşmiş yaşantılar "toz çiçekleri" gibi savrulduğunda dünya güzelleşecektir.

Şeylerdeki şeyler işte-sokaklardaki insanlar görmüyorlar beni. Oysa günlerdir tutkularım perçemlerimde dolaşıyorum.

Bir kız çocuğu fındık gözlerini ilk erkeğine gülümsetti.

Anlattıkça bir sevinç yıkıyor içimi.

Bir soluk almaya gelmiştim buraya. İçimde, bir köşemde gizli bir soluğu almaya. Kartpostalların, yeşile boyalı bahar resimlerinin arasında yitirdim onu bütün bütün şimdi. 

Siz güneşi doğuramazsınız üzünçlü bir şarkıda. Bekliyemezsiniz açana dek birilerinin mayısında geç kalmış çiçekler. Bir anlık mutluluğa yağmaz karlarınız.

                                                                                               Sevgi Soysal-Tutkulu Perçem 1962


23 Nisan 2013 Salı

Nuri Bilge Ceylan-Söyleşiler

Nuri Bilge Ceylan Sineması'yla “Uzak” filmiyle tanıştım. O zamandan bugüne beni en çok etkileyen sinemaların belki de en başında geliyor. Melankolik yapısından mı, sessizliğin gücünü en incelikli şekilde vermeyi başardığı için mi, içtenliğinden mi, kendimdeki bu gerçeklik takıntısıyla bu denli özdeşleştirdiğimden mi, bir yanıyla hayattaki herşeyin serinkanlı ve doğal karşılanması gerektiğine olan inancımı pekiştirdiğinden mi, takıntılı yapısından, duygunun bu kadar güçlü nüfuz ettiği bir başka sinema bulamadığımdan mı, bazen filmi unutup, güzel bir fotoğraf veya resme bakmanın verdiği duygusal coşkuyu yakalama fırsatı verdiği için mi, hep söylediğim “insanlık hallerine” olan tutkumu kendisinde de görüp mutlu olduğum için mi, daha az garip ve yalnız hissettirdiği için mi, minimalist tarzından, az şeye ihtiyaç duyan ruhundan, sadeliğe olan yakınlığından mı, kendi deyimiyle dikişleri gözükmeyen bir sinema yapmayı başardığı için mi, hiçbir şeyden emin olamayan, olmak da istemeyen nihilist tavrından mı? Hepsi. Mehmet Eryılmaz’ın Nuri Bilge Ceylan için derlediği “Söyleşiler” kitabından etkilendiğim alıntıları paylaşmak istedim..
Nuri Bilge Ceylan’ın ağzından..

İç dünyanın derinliği ile ağızdan çıkan söz arasındaki uçurum her zaman acı vermiştir bana.

Sinema yapmak amacın ne? Vicdanları uyandırmak..

Yalnızlığı bir kader gibi kabullenmiş durumdayım.

İnsan denen muammayı anlamaya çalışmak..

Hayatın aklın diş geçiremeyeceği bir boyutu olduğuna her zaman inandım.

Sinemadan çıktığımızda iliklerimize kadar değişme arzusuyla dolu bir insan olurduk.
İnsanoğlunun zamana bağlı olmayan, her çağda, her devirde, hatta her ülkede başına bela olabilecek meseleler, hayatın, insanın özüne dair sorunlar daha çok ilgimi çekiyor.

Tarkovski’nin deyişiyle, sanatçı, ya yeteneğini son damlasına kadar ve bütünüyle ortaya koymak ya da ruhunu üç kuruşa satmak arasında bir tercih yapmak durumundadır.

Renklerin en güzel olduğu aydır Ekim..

İletişimsizliği, kültürün ya da zamanımızın, modern dünyanın bir sorunu olarak göstermek istemedim. Bunu insanın kaderi olarak göstermek istedim.

Tutkusuz, renksiz ve tekdüze görünen hayatın sinemaya uyarlanması düşüncesi beni her zaman daha fazla heyecanlandırmıştır. Birbirine benzeyen günlerin belirli hiçbir iz bırakmadan geçip gittiği, insanda bazen yoğun bir anlamsızlık duygusu yaratan ve sanki belli bir yaştan sonra varlığını daha da hissettiren bir ruh halinin bir filmime konu olabilmesi fikrini belli belirsiz bir şekilde uzun süredir içimde taşıyorum.

Popüler sinema hepimizin bildiği yalanları anlatıyor belki de. Ama hiç değilse iki saat sıkılmadan geçirmeyi başardık diyoruz hayat yolunda. İnsanı kendi gerçeğinden uzaklaştıran ya da gerçeği güvenli bir mesafeden hissettiren, kolay, yorucu olmayan ticari filmlerin daha çok izleyici çekmesi normal.

İnsanın dağınık düşüncelerine yön verecek bir otoriteye her zaman ihtiyacı var. Özgürlük ağır bir yük.

Hiçbirşeyden emin olamayan bir insan olduğum için sanat ve dolayısıyla da sinema, hiç emin olmadığımız görüşleri ifade etme olanağı sağlıyor yine de.

Özellikle fotoğrafçıyken resim daha çok ilgimi çekiyordu. Ama beni sinemadan daha çok etkileyen tek sanat edebiyat olmuştur.

Bergman’a göre rüyalar gerçeğin kendisinden daha da gerçek.

Sinemaya beni yönelten şey, benim için önemli olduğunu hissettiğim, ama sinema dünyasının konvansiyonelliği içinde çok da rastlamadığını ve önemsenmediğini zannettiğim belli bir gerçekliği ifade etme arzusundan kaynaklandı.

İnsan ilişkisini kendisinde duygu yükü bırakmayacak bir hafiflikte yaşayabilen bir insan değil.

Etrafımda tavırlarını, hareketlerini anlamlı bulduğum insanlara karşı duyarlıyımdır. Bütün yönetmenler gibi herhalde.

Bakmayı bilirsek insan manzarası çok renklidir, insan manzarası dünyanın en zengin manzarasıdır.

İnsanların arkadan görünüşleri daha etkileyici, dokunaklıdır. Geçenlerde sevmediğim ve hiçbir zaman sevmeyeceğimi düşündüğüm bir insanı gördüm, tesadüfen önümde yürüyordu bir akşamüzeri. O omuzlarının düşüklüğü, o kafasının hafif yamuk duruşu öyle içime dokundu ki, onu herşeyiyle bağışladım.

Sinema sanatı samimiyetsizklilerini, hatalarını çok kolay ele veren bir sanat.

Çok konuşuyoruz ama söylediklerimizin çoğu yalan, ama ifadeler o kadar yalan söylemez.

Bence erkek zayıf bir yaratık, özellikle de eğitimliyse. Neden korktuğunu tam olarak bilmese de, daima birşeylerden korkuyor.

Birşeylerle meşgul olmak yine de melankoliye iyi geliyor. Belki de dünyanın en melankolik insanı benimdir. (Beni henüz tanımıyor tabi:) )

Gerçeğe yaklaştığınızda mizah kendiğilinden ortaya çıkıyor. Gerçek hayat trajik ve melankolik olduğu kadar komiktir de.

O da benim gibi takıntılı biri!

İnsanlar kendilerini güçsüz hissettiğinde daha çok sigara içer.

Sineğin vızıldayışı hoşuma giden bir bıkkınlık havası yaratıyor.

İnsanlar yalnız hayatlar yaşıyorlar ve kadın erkek ilişkilerinde bunu daha da güçlü hissediyorsunuz. Bu melankoli, yaşamın en hüzünlü taraflarından biri; bazen başka hiçbirşey hakkında film yapmaya değmez gibi bile geliyor. Belki bu şekilde kendimi iyileştirip hayata tutunabiliyorum, yoksa sanki herşey birden tepetaklak gidebilir.

Nedenini tam anlayamadığım bir korku, kaygı ya da eksiklik duygusu yakamı bir türlü bırakmıyordu.

Tanıdığım insanları ve kendimi tanımak, yeni insanlar tanımaktan daha önemli görünmeye başladı.

İnsanoğlunun mutsuzluk üreten bir doğası var..

İnsan doğasını anlamaya çalışıyorum. İçimizdeki kötüye karşı merakım var. Hayatı katlanılır kılmak için belki. Ya da kendi içimdeki karanlık beni de korkuttuğu için. Kötüyü tanımayan bir insan gerçekten iyi olamaz.

Gerçek bir iletişim, zayıflıklarımız üzerinden kurulabilir ancak. Oysa genelde toplum içindeki edimlerimiz zaaflarımızı gizlemeye çalışma stratejisine dayanıyor.
Olacaksa sahici bir ilişki olsun istiyorum.

“Günümüzde auteur sineması sanatçısının desteği olmadan nasıl yaşayabilir Nuri?” diyerek vicdan uyandırıyorlar. (Bu cümle beni gülümsetti)

Anlaşılmak isterim. Ama onaylanma arzusu tehlikelidir. Bir kenara bırakılmasında fayda vardır.

Yalnızlık en dönüştürü şeylerden biri. Biliyor musunuz, sıkıntı insana büyük kararlar aldırıyor.

Sanatın belirli bir muğlaklık içermesi gerektiğine inanıyorum.

Esasen benim hayatta en nefret ettiğim şey karar vermek zorunda kalmaktır. Bir şeyi netleştirmeden bırakma, flu olanı flu bırakma eğilimim vardır hayatta.

Ben “verili” gerçekler ya da “kabullenilmiş” doğrular üzerinden film yapabilecek biri değilim.

Biraz hayattaki gibi, yaşananlar daha önce yaşananlara bir mana kazandırıyor.

Gerçeklik duygusu diyebileceğim bir havaya tutku derecesinde bağlıyım.

Ben insanın biricikliğine, kendi öznel niteliklerine inanıyorum.

Ölüm karşısında gösterilen reaksiyonlar hem insan hem de kültür hakkında çok bilgi taşır ve sonsuz bir çeşitlilik içerir.

Aslında epey uzun süredir hissettiğim bir şey bu. Bir tür sanatsal yorgunluk, bir amaçsızlık, manasızlık. Bir tür yeni gelişen tekniklere, eğilimlere, modalara ayak uydurma telaşı. Bir çeşit oyunun dışında kalmamaya çalışma gayreti. Bir çırpınış.
İnsan etrafta biraz samimi, tribünlere göz kırpmayan, sahici işler görmek istiyor. Bazen de iyi birşey görüyorsun, yeniden umutlanıyorsun. Karışık duygular bunlar..

İnsanoğlu genelde kolay ve kendisini kandırmaya yardımcı olanı hemen bağrına basıp onaylamaya hazır bir yaratık. Kendisinden çok fazlasını da beklememek lazım. Bir tür “eşyanın tabiatı”. Su her zaman kolay bulduğu yerden akacaktır. Niye akmıyor diye suçlayacak da değiliz. Yeni çağın değerleri giderek daha fazla insanı kendine bağlıyor ve içsel olandan uzaklaştırıyor.