The two most elegant stars of their era, Audrey Hepburn and Grace Kelly, are photographed backstage at the RKO Pantages Theatre in 1956 as they wait to present: Hepburn gave Best Picture to Marty, and Kelly awarded the Best Actor statue to Ernest Borgnine for the same film.
27 Şubat 2011 Pazar
Audrey and Grace
The two most elegant stars of their era, Audrey Hepburn and Grace Kelly, are photographed backstage at the RKO Pantages Theatre in 1956 as they wait to present: Hepburn gave Best Picture to Marty, and Kelly awarded the Best Actor statue to Ernest Borgnine for the same film.
and the oscar goes to...
83. Oscar Ödül Töreni'ne dakikalar kala en iyi film ödülüne aday olan 10 filmden sadece 6'sını izlemiş olmama karşın maksat muhabbet olsun diye oscar tahminlerimi açıklamak isterim. Adaylardan hiçbirini izlemediğim ve teknik kategorilerle ilgili tahminlerde bulunmuyorum, her bir adayı seyretmediğim kategorilerde ise içinde seyrettiğim adaylar olduğu için tahminde bulunuyorum. And the oscar goes to...
En İyi Film:
The Social Network
En İyi Yönetmen:
David Fincher, The Social Network
En İyi Erkek Oyuncu:
Colin Firth "The King's Speech''
En İyi Kadın Oyuncu:
Natalie Portman "Black Swan"
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Geoffrey Rush "The King's Speech"
En İyi Animasyon:
Toy Story 3 - Lee Unkrich
En İyi Görüntü Yönetimi:
Inception - Wally Pfister
En İyi Orijinal Senaryo:
Inception: Christopher Nolan
En İyi Uyarlama Senaryo:
The Social Network, Aaron Sorkin
En İyi Yabancı Film:
Biutiful (Meksika)
En İyi Sanat Yönetimi:
Alice in Wonderland, Robert Stromberg, Karen O'Hara
En İyi Kostüm:
Alice in Wonderland, Colleen Atwood
I Am Love, Antonella Cannarozzi (gönlüm I am Love'dan yana ama Alice alabilir.)
En İyi Kurgu
Black Swan Andrew Weisblum
En İyi Müzik:
The King's Speech, Alexandre Desplat
En İyi Görsel Efekt:
Inception, Paul Franklin, Chris Corbould, Andrew Lockley ve Peter Bebb
En İyi Film:
The Social Network
En İyi Yönetmen:
David Fincher, The Social Network
En İyi Erkek Oyuncu:
Colin Firth "The King's Speech''
En İyi Kadın Oyuncu:
Natalie Portman "Black Swan"
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Geoffrey Rush "The King's Speech"
En İyi Animasyon:
Toy Story 3 - Lee Unkrich
En İyi Görüntü Yönetimi:
Inception - Wally Pfister
En İyi Orijinal Senaryo:
Inception: Christopher Nolan
En İyi Uyarlama Senaryo:
The Social Network, Aaron Sorkin
En İyi Yabancı Film:
Biutiful (Meksika)
En İyi Sanat Yönetimi:
Alice in Wonderland, Robert Stromberg, Karen O'Hara
En İyi Kostüm:
Alice in Wonderland, Colleen Atwood
I Am Love, Antonella Cannarozzi (gönlüm I am Love'dan yana ama Alice alabilir.)
En İyi Kurgu
Black Swan Andrew Weisblum
En İyi Müzik:
The King's Speech, Alexandre Desplat
En İyi Görsel Efekt:
Inception, Paul Franklin, Chris Corbould, Andrew Lockley ve Peter Bebb
26 Şubat 2011 Cumartesi
Amreeka
If Istanbul 2011 kapsamında izlediğim Amrika’nın Cinebonus G-mall’daki gösterimine filmin yönetmeni Cherien Dabis de katıldı. Dabis, Filistinli bir babanın ve Ürdünlü bir annenin beş kız çocuğundan biri. Kendisi Ohio’nun küçük bir kasabasında büyümüş. Üniversiteden sonra Columbia’da film yapımcılığı okumuş. Amrika, ilk uzun metrajlı filmi. Filmin dünya premier’i Sundance’te yapılmış, ardından Cannes Film Festivali’nde de gösterilmiş. Film, Batı Şeria’da evli ancak kocası tarafından genç ve güzel bir kadın yüzünden terkedilmiş, tam ergenlik döneminde bir oğlu olan, 10 yıldır ülkesinin çetin şartlarında bankacılık yaparak ayakta durmaya çalışan Muna’nın öyküsünü anlatıyor. Batı Şeria’daki siyasi ortamın halkın gündelik yaşamını olumsuz şekilde etkilemesi Muna ve oğlunun gelecekle ilgili radikal kararlar almasına yol açar. Batı Şeria’da başlayan film, Muna’nın Amerika’daki kızkardeşinin yanına taşınmasıyla Illionis’in küçük bir kasabasında süregelir. Muna ve oğlu büyük hayallerle geldikleri Amerika’da ilk şoklarını havaalanında yaşarlar. Filmin devamında Muna’nın iki üniversite diploması olup, üç dil bilmesine karşın bir hamburgercide çalışması, oğlunun Batı Şeria’da özel bir okulda başarılı bir öğrenci iken, kuzenin gittiği devlet okuluna adapte olmakta çektiği güçlükleri izleriz. Mülteciliğin hiçbir yere ait olamama, tutunamama durumuna şahit oluruz. Ülkesinden kendi iradesiyle ayrılan insanların, aslında topraklarına duydukları derin özlemin hayatlarında yarattığı çatlakları görürüz. Sanırım beni en çok bu etkiledi. İnsanın bir peynirin lezzetinde, bir ekmeğin kokusunda ülkesine gidip gelmesinin acıtıcı bir hissi var. Bu duyguyu Ayşe Paris’teyken izinli olduğum dönemlerde yanına gittiğimde, Cite Universite olarak adlandırılan üniversiteler yurdunda ne çok hissetmiştim. Her gidişimde burdan kuruyemiş, peynir, sucuk gibi yiyecekler götürürdüm. Bir keresinde dolma bile götürmüştüm. Paşabahçe’den aldığım çay bardakları, hani kahvehanelerde olan kırmızı şeritli çay tabaklarının yeşil şeritli olanlarından almıştım. Paris’te bir yurt odasında akşam çay demlemiş, kuruyemişleri koymuş, Ayşe’nin bir kaç Türk arkadaşını oturmaya davet etmiştik. Ayşe’nin arkadaşlarının çay bardaklarını ve kuruyemiş tabaklarını hatta beni gördüklerindeki surat ifadelerini, bana geçen hissi hiç unutmadım. O an, özellikle Paris’te okuyan Türk öğrencilerin hayatını anlatan bir film yapmayı düşündüğümü hatırlıyorum. Amreeka’yı izlerken bir süreliğine buralardan gitmeyi düşündüğüm sık sık aklıma geldi. Karşılaşabileceğim zorluklar özellikle belirli bir yaştan sonra daha da ağır gelebilirdi. Özetle, filmi izlerken başka yerlere de gittim geldim. Filmin Batı Şeria’daki sahneleri karanlık, sıkıcı, ağır bir havadaydı. Amerika’daki sahneler ise içinde yine zor zamanlar barındırmasına rağmen Batı Şeria’daki kadar kasvetli değildi. Yoksulluğun karanlığını düşündüm. İnsanların her yerde aslında aynı olduğunu ama ne kadar farklı hayatlar yaşadıklarını bir kez daha farkettim. Anlayacağınız üzere film izlemeye değerdi.
29 Kasım 2010 Pazartesi
Die Fremde
Sibel Kekilli’ye en iyi kadın oyuncu dalında Almanya’nın en önemli sinema ödüllerinden biri olan Lola ödülünü kazandıran “Die Fremde”, türkçeye “Yabancı” ismiyle çevrildi. Sinemalara geldiğinde bir türlü kısmet olmadı gitmek, ne zamandır dvd’sini almıştım, yanıbaşımda duruyordu. Bu akşam nihayet seyrettim ve çok etkilendim. Sinemayı neden bu kadar çok seviyorum? Eğer film iyiyse derdini bu denli sarsıcı anlatan başka bir sanat dalı var mı? Varsa da beni en çok filmler etkiliyor…Film harikulade. Kesinlikle tavsiye ediyorum. Ama eğlenmek için seyredilecek filmlerden değil, baştan uyarayım. Sibel Kekilli’nin ilk sinema filmi Duvara Karşı'nın yönetmeni Fatih Akın, tesadüfen rolü Sibel Kekilli’ye teklif ettiğini anlatmıştı röportajlarından birinde. İşte sanatçı olmak böyle birşey. Hiçbir eğitimi olmadan, doğuştan gelen bir yetenek bizi bu kadar etkileyen. Hayatta birçok şeyde çalışarak mutlaka bir sonuç elde edersiniz, ama sanat öyle değil. Önkoşulu yetenek. Eğer yeteneğiniz varsa gerçekten parlarsınız, yoksa istediğiniz kadar çalışın. Belki birşeyler yapabilirsiniz, varolursunuz ama hani gökyüzünde bazı yıldızlar daha parlaktır ya diğerlerinden, işte eğer yeteneğiniz yoksa o en parlaklardan olamazsınız. Sibel Kekilli bunun en iyi örneği. Doğuştan gelen çarpıcı bir yeteneği var. Bu filmde muhafazakar Almancı bir Türk ailesinin kızı olarak seyrediyoruz kendisini. Duvara Karşı’da işlenen tema, Almanya’da büyüyen Türk ailesine mensup çocukların ne tam Alman, ne de tam Türk olabildiği idi. Yani bir tür araf. Bu filmde de konu son kertede buraya temas ediyor. Yeri geliyor kendisine işkence eden kocasından boşanmak isteyen kadını ailesinden çok Alman polisine güvenirken izliyoruz.
Türk çocukları maalesef ne Almanya’da, ne de Türkiye’de yetişkin olamıyor. Kaç yaşında olursa olsun. Bu dayatmacı ve baskın kültürün temelinde ise aşırı korumacılık yatıyor. Birçok aile bilinçli ya da bilinçsiz çocuklarının hayatını kendi hayatlarıymış gibi yaşama hakkını kendisinde görüyor. Filmi henüz seyretmedim ama bu yıl Altın Portakal Film Festivali’nde en iyi film ödülüyle birlikte birkaç ödül daha alan “Çoğunluk” filmi de benzer bir konu işliyordu hatırladığımkadarıyla.
Son olarak, herşeye rağmen karşınızdaki kim olursa olsun düşüncelerinizi özgürce, özgüvenle dile getirmelisiniz. Haksızlıklara boyun eğilmemeli hayatta. Yoksa en kötüsü olur, kendi içinizde kayboluverirsiniz...
Türk çocukları maalesef ne Almanya’da, ne de Türkiye’de yetişkin olamıyor. Kaç yaşında olursa olsun. Bu dayatmacı ve baskın kültürün temelinde ise aşırı korumacılık yatıyor. Birçok aile bilinçli ya da bilinçsiz çocuklarının hayatını kendi hayatlarıymış gibi yaşama hakkını kendisinde görüyor. Filmi henüz seyretmedim ama bu yıl Altın Portakal Film Festivali’nde en iyi film ödülüyle birlikte birkaç ödül daha alan “Çoğunluk” filmi de benzer bir konu işliyordu hatırladığımkadarıyla.
Son olarak, herşeye rağmen karşınızdaki kim olursa olsun düşüncelerinizi özgürce, özgüvenle dile getirmelisiniz. Haksızlıklara boyun eğilmemeli hayatta. Yoksa en kötüsü olur, kendi içinizde kayboluverirsiniz...
24 Ekim 2010 Pazar
8-15 Ekim 2010 Filmekimi'nden kısa notlar
BENİM GÜZEL OĞLUM, NE YAPTIN SEN?
Bu filmi göreceğim filmler arasına üç nedenle aldım:
1) Konusu ilgimi çekti
2) Yapımcısı David Lynch
3) Venedik’te Altın Aslan için yarıştı
Tek düze ve fazlasıyla deneysel
AŞKA FIRSAT VER
Bir fransız filmine gore içinde ortalamanın üstünde Amerikan tadı vardı. Klişe yumağı desem yeridir. Aslında hayata dair altı ısrarla çizilen önemli mesajlar içeriyordu, özel sektörün çoğu zaman anlamsız temposuna, hayatın kendisinin nasıl da ıskalandığına yapılan göndermeler… Fakat önemli meselelerin altı fazla çizilince ve abartılı bir şekilde canlandırılınca yavan bir tat kalıyor ağzınızda. Beğenmedim.
SİHİRBAZ
Etkileyici bir hayal dünyası, işte en sevdiğim :)
Film biraz ağır ilerliyor ama bu seyirciyi rahatsız etmiyor, ütopik olan bü dünya ve yabancı kaldığımız duygular üzerine düşünmek için aksine o yavaşlığa ihtiyacınız olduğunu hissediyorsunuz bir sure sonra. Beğendim.
CARLOS
Baider Mainhoff’u sevdiyseniz bu filmi de seversiniz. Beğendim.
SOMEWHERE
Çokça beğendiğim Lost in Translation filminin yönetmeni Sofia Coppola’nın son filmi Somewhere’den daha iyi bir performans bekliyordum açıkçası. Biraz da Altınaslan’ı alan film olduğu için sanırım. Sinematografik açıdan etkileyici sahneleri olan ve derdini anlatan bir film olduğunu söylemeliyim. I'll Try Anything Once şarkısı güzeldi...
Bu filmi göreceğim filmler arasına üç nedenle aldım:
1) Konusu ilgimi çekti
2) Yapımcısı David Lynch
3) Venedik’te Altın Aslan için yarıştı
Tek düze ve fazlasıyla deneysel
AŞKA FIRSAT VER
Bir fransız filmine gore içinde ortalamanın üstünde Amerikan tadı vardı. Klişe yumağı desem yeridir. Aslında hayata dair altı ısrarla çizilen önemli mesajlar içeriyordu, özel sektörün çoğu zaman anlamsız temposuna, hayatın kendisinin nasıl da ıskalandığına yapılan göndermeler… Fakat önemli meselelerin altı fazla çizilince ve abartılı bir şekilde canlandırılınca yavan bir tat kalıyor ağzınızda. Beğenmedim.
SİHİRBAZ
Etkileyici bir hayal dünyası, işte en sevdiğim :)
Film biraz ağır ilerliyor ama bu seyirciyi rahatsız etmiyor, ütopik olan bü dünya ve yabancı kaldığımız duygular üzerine düşünmek için aksine o yavaşlığa ihtiyacınız olduğunu hissediyorsunuz bir sure sonra. Beğendim.
CARLOS
Baider Mainhoff’u sevdiyseniz bu filmi de seversiniz. Beğendim.
SOMEWHERE
Çokça beğendiğim Lost in Translation filminin yönetmeni Sofia Coppola’nın son filmi Somewhere’den daha iyi bir performans bekliyordum açıkçası. Biraz da Altınaslan’ı alan film olduğu için sanırım. Sinematografik açıdan etkileyici sahneleri olan ve derdini anlatan bir film olduğunu söylemeliyim. I'll Try Anything Once şarkısı güzeldi...
15 Haziran 2010 Salı
Mektubunuzu Orhan Bey'e ilettik.
Date: Monday, September 22, 2008, 9:59 AM
Sayın Seçil Ertuğrul,
Mektubunuzu Orhan Bey'e ilettik. İlginize
teşekkür ederiz.
İyi dileklerimizle,
Nihat Tuna
İletişim
21/09/2008
Sevgili Orhan Pamuk,
İsmim Seçil Ertuğrul. 28 yaşında bir okurunuzum. Eminim böyle yüzbinlerce mektup alıyorsunuzdur ve hepsini okumaya vakit bulamıyor, aslında bulmak da istemiyorsunuzdur. Benzerlerini çokça aldığınızı bilmenin verdiği endişeyle, kendime olan güvenimi kaybetmemeye özen göstererek size bu mektubu yazmaya daha Masumiyet Müzesi'nin ilk sayfalarında karar verdim ve kitabı az önce bitirdiğim bu yağmurlu Pazar
sabahına kadar bekledim. Bu mektubu yazmamın nedeni, kendimle romanlarınızdaki karakterler arasında zaman zaman başetmesi güç, kendime bile ifade etmekte zorlandığım benzer yanlar bulmamdan çok bir yabancıya (sizi kendime çok yakın bulsam da tanışmadığımız için yabancı diyorum.) içini boşaltmanın rahatlığıyla yazıyorum. Ama yine de bu mektubu okursanız ya da okuduğunuzu ben bir şekilde anlarsam çok mutlu olurum.
Sizinle sanırım bundan sekiz yıl once tanıştık, şimdi yazarken farkediyorum da son romanınızdaki sekiz ile burdaki sekiz de tesadüfen buluştu. Hem de sizin belki bu romanın uzun bir bölümünü yazdığınız Cihangir'deki çalışma evinizde diyeyim. Hem de iki kez. Ben o zamanlar 20 yaşında gazeteci olmak isteyen, 32. Gun ekibinde gönüllü yönetmen yardımcılığı ve muhabirlik yapan bir kızdım. Şehbal Şenyurt ile röportaja gelmiştik birlikte. Söz verdiğimiz saatte gelmemize rağmen, siz hazır değildiniz. Daha traş olmamış, kendinizi röportaj için henüz hazırlamamış, giyinmemiş, biraz dağınık
ve gergin bulmuştuk sizi. Hemen arkaya geçip, traş olup, hazırlanmış, giyinmiş
ve başka bir yüzle bir süre sonra yanımıza gelmiştiniz. Ekipteki kameraman ve
kameraman asistanı arkadaşlarım sizi beklerken, evinize gelmeden
önce ve çıktıktan sonra sizin normal biri
olmadığınızı söylemişlerdi bana, ne tuhaf... Daha başkaları, Nobel Edebiyat
Ödülü'nü aldığınızda, bu ödülü sözümona sırf Türkiye aleyhine söylediğiniz
sözler dolayısıyla aldığınızı iddia ettiler söylediklerinizi büyük
olasılıkla okumadıkları halde.
Bugün son romanınızdaki Kemal'in içimi burkan hazin sonu ve zengin ruhu
kadar, evinizin önünden geçerken hep yaptığım gibi önündeki ıhlamur ağacından her seferinde tanıdığım apartmanınızın kapısında bekleyen polisi gördüğümde de benzer burukluğu hissediyorum.
Türk insanını, İstanbul'u, bu toprakların ruhunu, dokusunu hem sizinle daha
çok seviyor hem de paradoksal bir şekilde sizden dolayı bazen nefret ediyorum
ve bütün yaşadıklarınıza karşın, tıpkı doğa gibi bozulmayan iyimserliğinize de
bir kez daha hayran oluyorum. Çok sevdiğiniz bir şarkıyla ya da filmle ya da bir şehirle buluşmuş hissi verdiğiniz ve bu hisleri kayıt altına alacak kadar değerli bulduğum için size bu mektubu yazmak istedim.
Müzenin açılmasını bekleyemeyeceğim, bugün
ya da başka bir gün müzenin olduğu yeri görmeye gideceğim. Kitap siz böyle
kurgulamamış olsaydınız da, okuduktan sonra hikayeyle ilgili bir yere gitme
isteği uyandırıyor. Yanimüze olmasaydı da Çukurcuma'ya gider,
sokaklarda yürürdüm. Sanki, Kemal'in insanın içine oturan hayatının okuru
sarmalayan ağır duygusu ancak müzedeki koleksiyonu gördükten sonra hafifleyecek,
garip...Bu kitabın bir roman olduğuna güçlükle inanmak, sadece okuduğum birşeyin kafamda bu kadar ete kemiğe bürünmesi gurur duyduğum
başarınızın bir başka kanıtı. Okurken, hem doğuştan gelen bir tabiatın eseri olduğunu düşünüyor, aynı zamanda azimli ve istikrarlı uzun bir çalışma hayatınızın olduğunu da sık sık imrenerek farkediyorum.
Masumiyet Müzesi ile ilgili yazacağım birkaç cümlenin ardından mektubuma son vereceğim. Aslında itiraf edeyim, kitap biraz dengemi bozdu çünkü Kemal gibi bazı insanların kırılma noktası hep vardır, sadece tesadüfi bir şey neden olur buna. Biraz bana da öyle oldu galiba. Füsun'u anlamadığımı sanmayın sakın ama aslında bu aşk Kemal'in yarattığı ve devam ettirdiği bir kurgu, başını kendisinin de kaçırdığı, kontrolü kaybettiği bir yol. Serüven diyemedim çünkü serüven sonu mutlu bitmesi
gereken birşeymiş gibi geldi. Füsun'un kitabın başından bu yana ortaya
koyulan eser akıl halini, Kemal'in aşkından ruhu fena hasar görmüş, kaybolan
bir kadının taşkın halleri gibi okudum ama kitabın sonunda daha çok film
artisti olamadığı için üzüldüğünü, Kemal'den sonra bir ömrünün yok yere
geçtiğini söylediğinde nedense biraz hayal kırıkılığı hissettim sanırım....Büyük
olasılıkla daha nedensel bir durum söz konusu ama anlayacağınız üzere ben Kemal'e daha yakınım.
En çok 56 yaşına hiç hiç basmamış çocuksu muzip yanınızı seviyorum.
Bir şekilde yine buluşmak dileğiyle,
Seçil Ertuğrul
Sayın Seçil Ertuğrul,
Mektubunuzu Orhan Bey'e ilettik. İlginize
teşekkür ederiz.
İyi dileklerimizle,
Nihat Tuna
İletişim
21/09/2008
Sevgili Orhan Pamuk,
İsmim Seçil Ertuğrul. 28 yaşında bir okurunuzum. Eminim böyle yüzbinlerce mektup alıyorsunuzdur ve hepsini okumaya vakit bulamıyor, aslında bulmak da istemiyorsunuzdur. Benzerlerini çokça aldığınızı bilmenin verdiği endişeyle, kendime olan güvenimi kaybetmemeye özen göstererek size bu mektubu yazmaya daha Masumiyet Müzesi'nin ilk sayfalarında karar verdim ve kitabı az önce bitirdiğim bu yağmurlu Pazar
sabahına kadar bekledim. Bu mektubu yazmamın nedeni, kendimle romanlarınızdaki karakterler arasında zaman zaman başetmesi güç, kendime bile ifade etmekte zorlandığım benzer yanlar bulmamdan çok bir yabancıya (sizi kendime çok yakın bulsam da tanışmadığımız için yabancı diyorum.) içini boşaltmanın rahatlığıyla yazıyorum. Ama yine de bu mektubu okursanız ya da okuduğunuzu ben bir şekilde anlarsam çok mutlu olurum.
Sizinle sanırım bundan sekiz yıl once tanıştık, şimdi yazarken farkediyorum da son romanınızdaki sekiz ile burdaki sekiz de tesadüfen buluştu. Hem de sizin belki bu romanın uzun bir bölümünü yazdığınız Cihangir'deki çalışma evinizde diyeyim. Hem de iki kez. Ben o zamanlar 20 yaşında gazeteci olmak isteyen, 32. Gun ekibinde gönüllü yönetmen yardımcılığı ve muhabirlik yapan bir kızdım. Şehbal Şenyurt ile röportaja gelmiştik birlikte. Söz verdiğimiz saatte gelmemize rağmen, siz hazır değildiniz. Daha traş olmamış, kendinizi röportaj için henüz hazırlamamış, giyinmemiş, biraz dağınık
ve gergin bulmuştuk sizi. Hemen arkaya geçip, traş olup, hazırlanmış, giyinmiş
ve başka bir yüzle bir süre sonra yanımıza gelmiştiniz. Ekipteki kameraman ve
kameraman asistanı arkadaşlarım sizi beklerken, evinize gelmeden
önce ve çıktıktan sonra sizin normal biri
olmadığınızı söylemişlerdi bana, ne tuhaf... Daha başkaları, Nobel Edebiyat
Ödülü'nü aldığınızda, bu ödülü sözümona sırf Türkiye aleyhine söylediğiniz
sözler dolayısıyla aldığınızı iddia ettiler söylediklerinizi büyük
olasılıkla okumadıkları halde.
Bugün son romanınızdaki Kemal'in içimi burkan hazin sonu ve zengin ruhu
kadar, evinizin önünden geçerken hep yaptığım gibi önündeki ıhlamur ağacından her seferinde tanıdığım apartmanınızın kapısında bekleyen polisi gördüğümde de benzer burukluğu hissediyorum.
Türk insanını, İstanbul'u, bu toprakların ruhunu, dokusunu hem sizinle daha
çok seviyor hem de paradoksal bir şekilde sizden dolayı bazen nefret ediyorum
ve bütün yaşadıklarınıza karşın, tıpkı doğa gibi bozulmayan iyimserliğinize de
bir kez daha hayran oluyorum. Çok sevdiğiniz bir şarkıyla ya da filmle ya da bir şehirle buluşmuş hissi verdiğiniz ve bu hisleri kayıt altına alacak kadar değerli bulduğum için size bu mektubu yazmak istedim.
Müzenin açılmasını bekleyemeyeceğim, bugün
ya da başka bir gün müzenin olduğu yeri görmeye gideceğim. Kitap siz böyle
kurgulamamış olsaydınız da, okuduktan sonra hikayeyle ilgili bir yere gitme
isteği uyandırıyor. Yanimüze olmasaydı da Çukurcuma'ya gider,
sokaklarda yürürdüm. Sanki, Kemal'in insanın içine oturan hayatının okuru
sarmalayan ağır duygusu ancak müzedeki koleksiyonu gördükten sonra hafifleyecek,
garip...Bu kitabın bir roman olduğuna güçlükle inanmak, sadece okuduğum birşeyin kafamda bu kadar ete kemiğe bürünmesi gurur duyduğum
başarınızın bir başka kanıtı. Okurken, hem doğuştan gelen bir tabiatın eseri olduğunu düşünüyor, aynı zamanda azimli ve istikrarlı uzun bir çalışma hayatınızın olduğunu da sık sık imrenerek farkediyorum.
Masumiyet Müzesi ile ilgili yazacağım birkaç cümlenin ardından mektubuma son vereceğim. Aslında itiraf edeyim, kitap biraz dengemi bozdu çünkü Kemal gibi bazı insanların kırılma noktası hep vardır, sadece tesadüfi bir şey neden olur buna. Biraz bana da öyle oldu galiba. Füsun'u anlamadığımı sanmayın sakın ama aslında bu aşk Kemal'in yarattığı ve devam ettirdiği bir kurgu, başını kendisinin de kaçırdığı, kontrolü kaybettiği bir yol. Serüven diyemedim çünkü serüven sonu mutlu bitmesi
gereken birşeymiş gibi geldi. Füsun'un kitabın başından bu yana ortaya
koyulan eser akıl halini, Kemal'in aşkından ruhu fena hasar görmüş, kaybolan
bir kadının taşkın halleri gibi okudum ama kitabın sonunda daha çok film
artisti olamadığı için üzüldüğünü, Kemal'den sonra bir ömrünün yok yere
geçtiğini söylediğinde nedense biraz hayal kırıkılığı hissettim sanırım....Büyük
olasılıkla daha nedensel bir durum söz konusu ama anlayacağınız üzere ben Kemal'e daha yakınım.
En çok 56 yaşına hiç hiç basmamış çocuksu muzip yanınızı seviyorum.
Bir şekilde yine buluşmak dileğiyle,
Seçil Ertuğrul
19 Mayıs 2010 Çarşamba
Başka Dilde Aşk
Mert Fırat, ilk kez Binbir Gece dizisinin, annem seyrederken rastgeldiğim sahnelerinde dikkatimi çekmişti. Dikkatimi çeken güçlü oyunculuğuydu. Bakışlarındaki samimiyet, o sahnenin bir kurmaca olduğunu unutturuyordu. Bir de vücut dilini bir oyuncu olarak çok iyi kullanması ve uyumu ilginç gelmişti. Güçlü oyuncular ekranda parlar, bunu hissedersiniz, farkedersiniz. Mert Fırat'ın önümüzdeki yıllarda daha çok konuşacağımız roller ve hatta senaryolar çıkaracağına, Başka Dilde Aşk'ı izleyince bir kez daha inandım. Başka Dilde Aşk'ın senaryosu da kendisine ait. Filmi seyrettikten sonra, bize her ilginç gelen insan için yaptığımız gibi ya da kendi adıma yazayım yaptığım gibi kendisini google'ladım. 1980 doğumlu. İsveç'te tv-medya, ardından Ankara'da tiyatro okumuş. Sonra tiyatro ve çeşitli dizilerde oynamış. Oynamaya da devam ediyor. Kendisini ifade edecek şeyi bulmuş, o anlamda kendisini gerçekleştirmiş biri. Ondan bu kadar bahsetmişken Saadet Işıl Aksoy'dan bahsetmemek olmaz çünkü o da dikkat çeken bir oyunculuk sergiliyor, hakkını yemeyelim. Ayrıca, bu filmde çok güzel.
Filme gelirsek, en başta engelliler'in dünyasını naif bir dille anlatan, sevginin gücüyle uyumun nasıl yakalandığını, farklılıkların nasıl aşıldığını gösteren, ruhunuzu okşayan sıcak bir hikaye. Çağrı Merkezi'nde part time da olsa 1.5 yıl çalışmış birisi olarak, Çağrı Merkezi'nde çalışan insanların yöneticiler de dahil olmak üzere sıkışmışlık hissini, trajikomik hallerini aktarmaya çabalamış film. Film seyrederken çokça düşündüğüm bir konudur seyircinin hikayeyle kendisini ne denli özdeşleştirdiği. Biz Türk seyirciler için yabancı filmlerde bunu yapmak specific ruh durumları dışında pek mümkün olmuyor çünkü farklı bir kültür, farklı bir yaşam şekli izliyorsunuz. Türk filmlerinde de metropolde yaşayıp, özel sektörde hatta kurumsal bir yerde 09:00-18:00 arası çalışan karakterlerin hayatının işlendiğine hafızam beni yanıltmıyorsa çok rastlamadım. Bugüne kadar rastgeldiklerimde de gerçeklik duygusunu yakalayamadım sanırım. Mesela bu filmde işten sonra kızın her akşam servise binişi, servis'te kendisini tekrar eden karanlık ruh hali sahicilik açısından önemli bir tespitti.
Filmin müzikleri Mor ve Ötesi'ne ait ve çok başarılı. Filme katkısı hissedilir olmuş.
Teknik anlamda dikkatimi çekense korsan dvd'ye rağmen, özellikle bazı sahnelerde ışık çok güzeldi. Filmdeki ismiyle Zeynep'in fotoğrafçılık merakı, komşularının şiirlerini sanatsal katkıyla kitaba dönüştürmesi, Onur'un ise (Mert Fırat) cano serüveni, asıl mesleği olan web design işine Zeynep'in yüreklendirmesiyle geri dönüşü yani karakterlerin çok yönlü oluşu filme zenginlik katmıştı. Tabi şu tahlil de önemli: Normalde Çağrı Merkezi'nde çalışan birisinin ya da sağır ve dilsiz bir adamın gerçek hayatta çok daha pasif, hayata bakışının dar olduğunu düşünürsünüz. Bu anlamda da filmin önyargıları sarsan bir etkisi vardı.
Diyeceğim o ki, Başka Dilde Aşk, gözlerinizi naifçe dolduran, yüzünüzde acı tatlı bir tebessüm bırakan izlemeye değer bir film.
Filme gelirsek, en başta engelliler'in dünyasını naif bir dille anlatan, sevginin gücüyle uyumun nasıl yakalandığını, farklılıkların nasıl aşıldığını gösteren, ruhunuzu okşayan sıcak bir hikaye. Çağrı Merkezi'nde part time da olsa 1.5 yıl çalışmış birisi olarak, Çağrı Merkezi'nde çalışan insanların yöneticiler de dahil olmak üzere sıkışmışlık hissini, trajikomik hallerini aktarmaya çabalamış film. Film seyrederken çokça düşündüğüm bir konudur seyircinin hikayeyle kendisini ne denli özdeşleştirdiği. Biz Türk seyirciler için yabancı filmlerde bunu yapmak specific ruh durumları dışında pek mümkün olmuyor çünkü farklı bir kültür, farklı bir yaşam şekli izliyorsunuz. Türk filmlerinde de metropolde yaşayıp, özel sektörde hatta kurumsal bir yerde 09:00-18:00 arası çalışan karakterlerin hayatının işlendiğine hafızam beni yanıltmıyorsa çok rastlamadım. Bugüne kadar rastgeldiklerimde de gerçeklik duygusunu yakalayamadım sanırım. Mesela bu filmde işten sonra kızın her akşam servise binişi, servis'te kendisini tekrar eden karanlık ruh hali sahicilik açısından önemli bir tespitti.
Filmin müzikleri Mor ve Ötesi'ne ait ve çok başarılı. Filme katkısı hissedilir olmuş.
Teknik anlamda dikkatimi çekense korsan dvd'ye rağmen, özellikle bazı sahnelerde ışık çok güzeldi. Filmdeki ismiyle Zeynep'in fotoğrafçılık merakı, komşularının şiirlerini sanatsal katkıyla kitaba dönüştürmesi, Onur'un ise (Mert Fırat) cano serüveni, asıl mesleği olan web design işine Zeynep'in yüreklendirmesiyle geri dönüşü yani karakterlerin çok yönlü oluşu filme zenginlik katmıştı. Tabi şu tahlil de önemli: Normalde Çağrı Merkezi'nde çalışan birisinin ya da sağır ve dilsiz bir adamın gerçek hayatta çok daha pasif, hayata bakışının dar olduğunu düşünürsünüz. Bu anlamda da filmin önyargıları sarsan bir etkisi vardı.
Diyeceğim o ki, Başka Dilde Aşk, gözlerinizi naifçe dolduran, yüzünüzde acı tatlı bir tebessüm bırakan izlemeye değer bir film.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)