Oysa bilmiyor ki, sevmek de bir ana ait..
29 Ekim 2013 Salı
14 Ekim 2013 Pazartesi
Ben Bir Ağacım
Ben bir ağacın kendisi değil, manası olmak istiyorum.
Yalnızlığımın asıl sebebi ise hangi hikayenin parçası olduğumu benim de bilmemem. Bir hikayenin parçası olacaktım ama bir yaprak gibi düştüm oradan.
Bir ağaç resmine bakmanın, bir ağaca bakmaktan daha hoş olduğunu anlayacak kadar incelik gösteriyordu.
Uyuyamıyor musunuz?
Yatağınıza girdiniz. Tanıdığınız eşyalar arasında kendi kokunuz ve anılarınızla dolu çarşaflar, battaniyeler arasına yerleştiniz, başınız yastığınızın tanıdık yumuşaklığını buldu, yana döndünüz, bacaklarınızı karnınıza çekerken boynunuzu öne eğdiniz, yastığın serin yüzü yanağınızı serinletti: Birazdan, birazdan uyuyacak, karanlığın içinde hepsini, hepsini unutacaksınız..
Ama yavaş yavaş her soruya cevap yetiştirmenin, bir aritmetik problemini herkesten önce çözmenin ya da en iyi notları almanın zevkleri solmaya, derslerde vakit hiç geçmemeye, zaman bazan inanılmaz bir yavaşlıkla akmaya başladı.
Nasıl oluyor da bu kız Atatürk şiiri okurken gerçekten ağlıyor.
Her ödev kontrolünde, birkaç kişinin ödevini yapmadığı halde, yapmış da, şimdi defterin sayfaları arasında bir türlü bulamıyormuş pozuna, öğretmen bunu hiç yutmadığı halde, neden başvurduğunu hiç anlayamazdım.
Akşam Sanat Okulu'na gitmeden önce, tırnaklarındaki soluk ojeyi çıkarmak için küçük bir şişe aseton alan kızların, yıllar sonra, yavan bir evliliğin yavan bir mutfağında çocuklar ve torunlar arasında, mutsuzlukla ilkgençlik aşklarını hatırladıklarında, Alaaddin'in dükkanını nasıl uzak bir masal gibi hayal ettiklerini anlattım.
Aklınızın içindeki renkleri seyrediyorsunuz..
30 Haziran 2013 Pazar
Toz Çiçekleri
Yeryüzündeki bütün dilleri konuşan bir adam konuşamıyormuş kendiyle..
Yerçekimiyle varlığı pekişen bütün kurumlar, kurallar, kemikleşmiş yaşantılar "toz çiçekleri" gibi savrulduğunda dünya güzelleşecektir.
Şeylerdeki şeyler işte-sokaklardaki insanlar görmüyorlar beni. Oysa günlerdir tutkularım perçemlerimde dolaşıyorum.
Bir kız çocuğu fındık gözlerini ilk erkeğine gülümsetti.
Anlattıkça bir sevinç yıkıyor içimi.
Bir soluk almaya gelmiştim buraya. İçimde, bir köşemde gizli bir soluğu almaya. Kartpostalların, yeşile boyalı bahar resimlerinin arasında yitirdim onu bütün bütün şimdi.
Siz güneşi doğuramazsınız üzünçlü bir şarkıda. Bekliyemezsiniz açana dek birilerinin mayısında geç kalmış çiçekler. Bir anlık mutluluğa yağmaz karlarınız.
Sevgi Soysal-Tutkulu Perçem 1962
Etiketler:
edebiyat,
Nuri Bilge Ceylan,
Sevgi Soysal,
Tezer Özlü
11 Haziran 2013 Salı
L'un part l'autre reste
L'un part l'autre reste
Au moindre rire, au moindre geste
Les grands amours n'ont plus d'adresse
Quand l'un s'en va et l'autre reste
N'est-il péché que de jeunesse?
N'est-il passé que rien ne laisse?
Les grands amours sont en détresse
Lorsque l'un part et l'autre reste
Reste chez toi
Vieillis sans moi
Ne m'appelle plus
Efface-moi
Déchire mes lettres
Et reste là
Demain peut-être
Tu reviendras
Geste d'amour et de tendresse
Tels deux oiseaux en mal d'ivresse
Les grands amours n'ont plus d'adresse
Quand l'un s'en va et l'autre reste
Sont-ils chagrins dès qu'ils vous blessent?
Au lendemain de maladresses
Les grands amours sont en détresse
Lorsque l'un part, et l'autre reste
De tristes adieux
Que d'illusions
Si c'est un jeu
Ce sera non
Rends-moi mes lettres
Et reste là
Demain peut-être
Tu comprendras
De tristes adieux
Que d'illusions
Si c'est un jeu
Ce sera non
Rends-moi mes lettres
Et reste là
Demain peut-être
Tu comprendras
Ils n'oublieront pas leurs promesses
Ils s'écriront aux mêmes adresses
Les grands amours se reconnaissent
Lorsque l'un part et l'autre reste
23 Nisan 2013 Salı
Nuri Bilge Ceylan-Söyleşiler
Nuri Bilge Ceylan Sineması'yla “Uzak” filmiyle tanıştım. O zamandan bugüne
beni en çok etkileyen sinemaların belki de en başında geliyor. Melankolik yapısından mı, sessizliğin
gücünü en incelikli şekilde vermeyi başardığı için mi, içtenliğinden mi, kendimdeki
bu gerçeklik takıntısıyla bu denli özdeşleştirdiğimden mi, bir yanıyla
hayattaki herşeyin serinkanlı ve doğal karşılanması gerektiğine olan inancımı pekiştirdiğinden mi, takıntılı
yapısından, duygunun bu kadar güçlü nüfuz ettiği bir başka sinema bulamadığımdan
mı, bazen filmi unutup, güzel bir fotoğraf veya resme bakmanın verdiği duygusal
coşkuyu yakalama fırsatı verdiği için mi, hep söylediğim “insanlık hallerine”
olan tutkumu kendisinde de görüp mutlu olduğum için mi, daha az garip ve yalnız
hissettirdiği için mi, minimalist tarzından, az şeye ihtiyaç duyan ruhundan, sadeliğe
olan yakınlığından mı, kendi deyimiyle dikişleri gözükmeyen bir sinema yapmayı
başardığı için mi, hiçbir şeyden emin olamayan, olmak da istemeyen nihilist tavrından mı? Hepsi. Mehmet Eryılmaz’ın Nuri Bilge Ceylan için derlediği “Söyleşiler”
kitabından etkilendiğim alıntıları paylaşmak istedim..
Nuri Bilge Ceylan’ın ağzından..
İç dünyanın derinliği ile ağızdan çıkan söz arasındaki uçurum her zaman acı vermiştir bana.
Sinema yapmak amacın ne? Vicdanları uyandırmak..
Yalnızlığı bir kader gibi kabullenmiş durumdayım.
İnsan denen muammayı anlamaya çalışmak..
Hayatın aklın diş geçiremeyeceği bir boyutu olduğuna her zaman inandım.
Sinemadan çıktığımızda iliklerimize kadar değişme arzusuyla dolu bir insan olurduk.
İnsanoğlunun zamana bağlı olmayan, her çağda, her devirde, hatta her ülkede
başına bela olabilecek meseleler, hayatın, insanın özüne dair sorunlar daha çok
ilgimi çekiyor.
Tarkovski’nin deyişiyle, sanatçı, ya yeteneğini son damlasına kadar ve bütünüyle ortaya koymak ya da ruhunu üç kuruşa satmak arasında bir tercih yapmak durumundadır.
Renklerin en güzel olduğu aydır Ekim..
İletişimsizliği, kültürün ya da zamanımızın, modern dünyanın bir sorunu olarak göstermek istemedim. Bunu insanın kaderi olarak göstermek istedim.
Tutkusuz, renksiz ve tekdüze görünen hayatın sinemaya uyarlanması düşüncesi beni her zaman daha fazla heyecanlandırmıştır. Birbirine benzeyen günlerin belirli hiçbir iz bırakmadan geçip gittiği, insanda bazen yoğun bir anlamsızlık duygusu yaratan ve sanki belli bir yaştan sonra varlığını daha da hissettiren bir ruh halinin bir filmime konu olabilmesi fikrini belli belirsiz bir şekilde uzun süredir içimde taşıyorum.
Popüler sinema hepimizin bildiği yalanları anlatıyor belki de. Ama hiç değilse iki saat sıkılmadan geçirmeyi başardık diyoruz hayat yolunda. İnsanı kendi gerçeğinden uzaklaştıran ya da gerçeği güvenli bir mesafeden hissettiren, kolay, yorucu olmayan ticari filmlerin daha çok izleyici çekmesi normal.
İnsanın dağınık düşüncelerine yön verecek bir otoriteye her zaman ihtiyacı var. Özgürlük ağır bir yük.
Hiçbirşeyden emin olamayan bir insan olduğum için sanat ve dolayısıyla da sinema, hiç emin olmadığımız görüşleri ifade etme olanağı sağlıyor yine de.
Özellikle fotoğrafçıyken resim daha çok ilgimi çekiyordu. Ama beni sinemadan daha çok etkileyen tek sanat edebiyat olmuştur.
Bergman’a göre rüyalar gerçeğin kendisinden daha da gerçek.
Sinemaya beni yönelten şey, benim için önemli olduğunu hissettiğim, ama sinema dünyasının konvansiyonelliği içinde çok da rastlamadığını ve önemsenmediğini zannettiğim belli bir gerçekliği ifade etme arzusundan kaynaklandı.
İnsan ilişkisini kendisinde duygu yükü bırakmayacak bir hafiflikte yaşayabilen bir insan değil.
Etrafımda tavırlarını, hareketlerini anlamlı bulduğum insanlara karşı duyarlıyımdır. Bütün yönetmenler gibi herhalde.
Bakmayı bilirsek insan manzarası çok renklidir, insan manzarası dünyanın en zengin manzarasıdır.
İnsanların arkadan görünüşleri daha etkileyici, dokunaklıdır. Geçenlerde sevmediğim ve hiçbir zaman sevmeyeceğimi düşündüğüm bir insanı gördüm, tesadüfen önümde yürüyordu bir akşamüzeri. O omuzlarının düşüklüğü, o kafasının hafif yamuk duruşu öyle içime dokundu ki, onu herşeyiyle bağışladım.
Sinema sanatı samimiyetsizklilerini, hatalarını çok kolay ele veren bir sanat.
Çok konuşuyoruz ama söylediklerimizin çoğu yalan, ama ifadeler o kadar yalan söylemez.
Bence erkek zayıf bir yaratık, özellikle de eğitimliyse. Neden korktuğunu tam olarak bilmese de, daima birşeylerden korkuyor.
Birşeylerle meşgul olmak yine de melankoliye iyi geliyor. Belki de dünyanın en melankolik insanı benimdir. (Beni henüz tanımıyor tabi:) )
Gerçeğe yaklaştığınızda mizah kendiğilinden ortaya çıkıyor. Gerçek hayat trajik ve melankolik olduğu kadar komiktir de.
O da benim gibi takıntılı biri!
İnsanlar kendilerini güçsüz hissettiğinde daha çok sigara içer.
Sineğin vızıldayışı hoşuma giden bir bıkkınlık havası yaratıyor.
İnsanlar yalnız hayatlar yaşıyorlar ve kadın erkek ilişkilerinde bunu daha da güçlü hissediyorsunuz. Bu melankoli, yaşamın en hüzünlü taraflarından biri; bazen başka hiçbirşey hakkında film yapmaya değmez gibi bile geliyor. Belki bu şekilde kendimi iyileştirip hayata tutunabiliyorum, yoksa sanki herşey birden tepetaklak gidebilir.
Nedenini tam anlayamadığım bir korku, kaygı ya da eksiklik duygusu yakamı bir türlü bırakmıyordu.
Tanıdığım insanları ve kendimi tanımak, yeni insanlar tanımaktan daha önemli görünmeye başladı.
İnsanoğlunun mutsuzluk üreten bir doğası var..
İnsan doğasını anlamaya çalışıyorum. İçimizdeki kötüye karşı merakım var. Hayatı katlanılır kılmak için belki. Ya da kendi içimdeki karanlık beni de korkuttuğu için. Kötüyü tanımayan bir insan gerçekten iyi olamaz.
Gerçek bir iletişim, zayıflıklarımız üzerinden kurulabilir ancak. Oysa genelde toplum içindeki edimlerimiz zaaflarımızı gizlemeye çalışma stratejisine dayanıyor. Olacaksa sahici bir ilişki olsun istiyorum.
“Günümüzde auteur sineması sanatçısının desteği olmadan nasıl yaşayabilir Nuri?” diyerek vicdan uyandırıyorlar. (Bu cümle beni gülümsetti)
Anlaşılmak isterim. Ama onaylanma arzusu tehlikelidir. Bir kenara bırakılmasında fayda vardır.
Yalnızlık en dönüştürü şeylerden biri. Biliyor musunuz, sıkıntı insana büyük kararlar aldırıyor.
Sanatın belirli bir muğlaklık içermesi gerektiğine inanıyorum.
Esasen benim hayatta en nefret ettiğim şey karar vermek zorunda kalmaktır. Bir şeyi netleştirmeden bırakma, flu olanı flu bırakma eğilimim vardır hayatta.
Ben “verili” gerçekler ya da “kabullenilmiş” doğrular üzerinden film yapabilecek biri değilim.
Biraz hayattaki gibi, yaşananlar daha önce yaşananlara bir mana kazandırıyor.
Gerçeklik duygusu diyebileceğim bir havaya tutku derecesinde bağlıyım.
Ben insanın biricikliğine, kendi öznel niteliklerine inanıyorum.
Ölüm karşısında gösterilen reaksiyonlar hem insan hem de kültür hakkında çok bilgi taşır ve sonsuz bir çeşitlilik içerir.
Aslında epey uzun süredir hissettiğim bir şey bu. Bir tür sanatsal yorgunluk, bir amaçsızlık, manasızlık. Bir tür yeni gelişen tekniklere, eğilimlere, modalara ayak uydurma telaşı. Bir çeşit oyunun dışında kalmamaya çalışma gayreti. Bir çırpınış.
İnsan etrafta biraz samimi, tribünlere göz kırpmayan, sahici işler görmek
istiyor. Bazen de iyi birşey görüyorsun, yeniden umutlanıyorsun. Karışık
duygular bunlar..
İnsanoğlu genelde kolay ve kendisini kandırmaya yardımcı olanı hemen bağrına basıp onaylamaya hazır bir yaratık. Kendisinden çok fazlasını da beklememek lazım. Bir tür “eşyanın tabiatı”. Su her zaman kolay bulduğu yerden akacaktır. Niye akmıyor diye suçlayacak da değiliz. Yeni çağın değerleri giderek daha fazla insanı kendine bağlıyor ve içsel olandan uzaklaştırıyor.
24 Mart 2013 Pazar
Biraz da edebiyat..
Koşulları hızlı bir gerçekçilikle benimsiyor. Oysa ben henüz taşra bahçelerinin erik ağaçları altındaki durgunluktayım..
Yaşam, şimdi ancak kavranılması ve anlaşılması gereken; oysa yaşanması, gerçeğine inilmesi ilerideki yıllara atılan bir yabancı öğe gibi önümüze getirilmiş. Coğrafya derslerine getirilen yerküre gibi. Kimse yaşadığımız mevsimin, günlerin ve gecelerin yaşamın kendisi olduğundan söz etmiyor. Her an belirtilen bir öğretiye, bizler hep hazırlanıyoruz. Neden?
Arka arkaya viski içiyor. Böyle kendi kendine bile dayanamayan bir insan haline gelişi, belli bir sevinç veriyor bana.
Bizim okulun rahibelerinden -çoktan ölmesi gereken- biri küçük adımlarla geliyor. Çok yaşlanmış. Yılları ve öğrencileri birbirine karıştırıyor. Beni tanıması beklenemez, ama düşünceleri de büsbütün karışık.
O yaz günü, Sirkeci Garı'nda Günk'ü geçirirken insanı ve erkeği öğrenmenin bu denli güç olduğunu hiç bilmiyorum. Erkeği öğrenmek için, çok erkek tanımak gerektiğini de bilmiyorum. Mutluluğun, insanın kendi kendisiyle hoşnut olmasıyla başlayacağını da bilmiyorum.
Yazmak istiyorum. Ama her zaman yaşamın günlük hareketliliklerini yeğliyorum. Caddelere çıkmak, doymak bilmediğim sokaklara bakmak, yeni köşeler keşfetmek, yabancı insanları seyretmek, doyumsuz yaşamı gözlerimden yüreğime indirmek istiyorum. Kısacık anlarda çeşitli olayları, insan varoluşunun özünü, zaman ve duyguları sınırsızlık içinde derinliğine düşünen insanlar çok mu?
Bilmiyorum. Bir an, zamanları, olayları, duyguları, dağları, kalın gövdeli, büyük dallı ağaçları, yeşil mavi Akdeniz'i, uzantısındaki okyanusları, okyanuslarla ufuklarda birleşen yıldızlı gökyüzünü ve dağların ardından yükselen güneşi aşan olaylarla dolu.
Sarhoşluğun uzantısında süren bu gecede hiç uyuyamıyorum..
Anlatamayacağım, bu insanlar "Guguk Kuşu" filmini de, Napolyon'un yaşamöyküsü filmini de, limana yanaşan beyaz bir yolcu gemisini de, vitrinlerdeki yeni sonbahar giysilerini de aynı gözlerle seyredebiliyorlarsa, elimden ne gelir?
Onlar "başkaldırmayı" savunurken, belli bir düzenin akışındaki yerlerini korumaya çalışıyorlar.
Gizli sevgililer edinmeye çalışan, ama kendilerini mutlu aile babaları, ileri bilimadamları göstermek isteyen, insanın özünü anlamaktan yoksun kişiler..
Çoğu kez insan yaşamı, yaşanmış coşkuların anısı ile de geçer. Ama yaşamın bazı kesitlerinde bu coşkugece ve gündüz somut olarak kavrar benliğimizi. Bir şarkıyla. Bir resimle. Uzayan bir bulvarla. Sevilen, teni okşanan bir insanla. Yaprakları hışırdayan bir ağaçla..
Uzun süre yalnız güneşin doğuşunu, batışını, bulutların rüzgarla birlikte koşuşunu, yağmurlu, yağmurdan sonra çok ender görülen gökkuşağını ve gökkuşağının mora büründüğü denizleri, dilediğimce seyretmek isterdim. Oysa koşullandırılmış bir büyük kentliyim.
O akşamüzerleri, yalnızlıkla geçiştirilmiş uzun yaz günlerinin, birşeyler yaşanmak istenen, gene de olağanüstü bir şeyin yaşanamayacağı önceden bilinen, akşamüzerleriydi.
İki insanın birleşmesindeki sonsuzluk özü olmalı insan yaşamının.
Ağustos 1978-79 Tezer Özlü-Çocukluğun Soğuk Geceleri
1 Mart 2013 Cuma
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



