12 Kasım 2013 Salı

Hayatboyu



Hayatboyu filmini, yeni sinematek’imiz Başka Sinema aracılığıyla Beyoğlu Beyoğlu sinemasında izledim. Gösterimde yönetmeniyle, yapımcısıyla, başrol oyuncularıyla film ekibinin de olması ve film sonrası sıcağı sıcağına yaklaşık  1 saat süren soru-cevap kısmına katılmak ayrıca keyifliydi.  Hatta ben, en az film kadar seviyorum film sonrası sohbetleri. Henüz sinemanın büyülü atmosferinden çıkmadan, aynı filmin her insanda bambaşka duygular uyandırdığını görmek, yönetmenin ve diğer oyuncuların seyirci görüşlerini dinlerkenki heyecanını gözlemlemek, o anın da aslında filmin bir devamıymış gibi gelmesi, söyleşi son bulduğunda yoğun duygularla, hele bir de İstiklal Caddesi’nde ise film, yürümek sonsuz bir rahatlama hissi yaratıyor. Bir tür ruh buluşması diyelim.

İlk kez yine bu yıl, Berlinale’de seyirci karşısına çıkan Hayatboyu, 32. İstanbul Film Festivali’nde  En İyi Yönetmen ve En İyi Görüntü Yönetmeni ödüllerini almıştı. Londra Film Festivali başta olmak üzere, Avrupa’nın birçok kentinde seyirciyle buluşan ya da buluşmaya hazırlanan film,  en son 49. Chicago Film Festivali’nin uluslararası yarışma bölümüne seçildi.
Filme geçersek, hikaye 50’li yaşlarının başında, mimar ve fotoğraf sanatçısı olan bir çiftin hayatı üzerinden, modern ve hijyen hayatlardaki iletişimsizlik olgusunu irdeliyor. Film, 21. yüzyılda özellikle şehir hayatında, eğitimli, refah, entellektüel diyebileceğimiz bir çevrede yaşayan insanların, aslında 19. ve 20. yüzyılın gerçeklerine ve yaşam şekline uygun olarak tasarlanmış “evlilik” kurumuna bağlı kalma çabalarını konu alıyor. Bu noktada erkeğin ve kadının farklı dünyasına tanık oluyoruz. Kadının olgun ve kırılgan yapısını, erkeğin güçlü ama çocuk dünyasını bir kez daha kabulleniyoruz. Meslekler insanları nasıl dönüştürür, özbenliğine ne kadar işler, bunun üzerine düşünüyoruz. Hakan Çimenser’in başarıyla canlandırdığı mimar karakterini izlerken, “her mimar kendisini bir tür Tanrı olarak görür.” sözünü sıkça hatırlıyoruz. Gerek karakterin aşırı titiz ve elitist tavrı, gerekse kuş bakışı merdiven planları tanrılaşma olgusunu sıkça hatırlatıyor. Öte yandan, sözümona aynı “modern” karakterin, kadın söz konusu olduğunda nasıl da gelenekselleştiğini, özensiz ve aşağılayıcı  tutumuyla mükemmelliyetçi yapısının nasıl irtifa kaybettiğini gözlemliyoruz. Herkesin “birey” olduğu ve dayanışmanın değil, “birey” olmanın yüceltildiği bu yüzyılda, aslında ebeveyn de olunamadığını ince bir sızıyla tespit ediyoruz. Hikayede sadakatin vefayla el değiştirdiğini, mesafenin yakınlaştırıcı etkisini aslında hayat tecrübesi denen şeyin karşıt duyguları taşıyabilme kabiliyeti olduğunu farkediyoruz.
Senarist ve yönetmen Aslı Özge’yi, başarılı performanslarıyla başrol oyuncuları Defne Halman ve Hakan Çimenser’i bu güçlü film için tebrik ediyorum.

Hiç yorum yok: