18 Kasım 2014 Salı
Hakkari'de Bir Mevsim
Ey okuyucu,
eğer yaşantın boyu bir gün olsun
bir teknenin kaptanı olmadınsa
ya da böylesi bir duyguya kapılmadın, böyle bir düş görmedinse
teknen, bir gün ya da bir gece yolunu şaşırmış, bilmediğin sularda yol alırken
haritalarda görülmeyen kayalara çarpıp batmadıysa
ve kendini tek başına
-tayfalar nerde? dümencim ne oldu?-
bir kumsalda da değil, denizden kilometrelerce uzakta, üstelik bir dağ başında bulmadınsa
ya da benzeri bir korkulu düşü,
gözün açık ya da kapalı görmedinse
bu kitapta yazılı olanları anlamakta güçlük çekebilirsin.
çünkü anlamak bir ortak dil gerektirir.
ortak dil ise, ortak yaşam / ortak bilgi / ortak birikim / ortak düş
kimi yerde ortak düşüş demektir.
ortak değilse bile, yakın / benzer / gibi.
ama diyebilirsin ki, bana yabancı olanı arıyorum ben.
öyleyse yolun açık olsun.
ama gene de,
bu kitabı okurken elinin altında büyük gezginlerin sözlükleri, andaçları bulunsun derim.
Hakkari'de Bir Mevsim
Ferid Edgü
*Erden Kıral tarafından filmi çekilen Hakkari'de Bir Mevsim, 1984 yılında Berlin Film Festivali'nde dört ödül almıştır. Eser, Çince ve Japonca dahil, çeşitli dünya dillerine çevrilmiştir.
11 Ekim 2014 Cumartesi
Filmekimi başladı!
11-17 Ekim
tarihleri arasında başlayacak Filmekimi için 5 tavsiye:
Boyhood (Çocukluk)
Sinefiller hatırlayacaktır, Boyhood bu yıl If İstanbul’un kapanış filmiydi.
Üç saate yakın olmasına rağmen “güzel kapanış oldu” cümlesini bize
kurdurtmuştu. Before Sunset serisinin yönetmeni Richard Linklater, bu filmle
sinema tarihindeki yerini çoktan aldı. Neden mi, çünkü filmin çekimleri tam 12
yıl sürdü. Yanlış duymadınız, tam 12 yıl. Sinema filminden çok deneysel bir
çalışmayı andıran film, Mason’ın birinci sınıftan üniversiteye başlayana kadar
olan hayatını kaydediyor. Mason, bayağı filmin içinde büyüyor veya Ethan Hawke
gözümüzün önünde yaşlanıyor diyelim. Boyhood kesinlikle izlemeye değer bir
film, kaçırmayın derim.
I love you Rio (Seni Seviyorum Rio)
Paris ve New York’tan sonra, 10 farklı yönetmenin kadrajından bu sefer
aşkın şehri Rio’yu izleyeceğiz. Sizi bilmem ama şehirlerin konu olduğu filmleri
izledikten sonra tatil planı yapmayı pek bir seviyorum. Bakalım “I love you Rio”
bu süreci hızlandıracak mı? Filmin oyuncu kadrosu dikkat çekiyor. Kimler mi
var, kimler yok ki. Harvey Keitel, John Turturro, Nadine Labaki, Rodrigo
Santoro, Ryan Kwanten, Vanessa Paradis ve Vincent Cassel. Bu film, sonbaharın
içimizi ürperten serinliğini üzerimizden alacak gibi.
Two Days, One Night (İki Gün Bir Gece)
Hafızalarımıza kazınan daha doğrusu yüreğimize dokunan filmlerin
yönetmenleridir Dardenne Kardeşler. Kırmızı Bisikletli Çocuk, Oğul, Rosetta ilk
aklıma gelenlerden. Son filmleri İki Gün, Bir Gece bu yıl Altın Palmiye için
yarışan filmler arasındaydı. Marion Cotillard filmdeki başarılı performansıyla
çok konuşuldu. Gerçi ben Marion’un başarısız bir performansını hatırlamıyorum.
Adeta sinema için yaratılmış bir yüz. Cotillard filmde iş arkadaşlarına prim
teklif ederek kendisini işten çıkarmaya çalışan patronuna karşı mücadele eden
Sandra’yı canlandırıyor. Toplumsal bir dramın anlatıldığı filmi merakla
bekliyoruz.
Goodbye to Language (Dile
Veda)
Sinemanın duayenlerinden, Fransız yeni dalga sinemasının öncülerinden,
favori filmlerimden Serseri Aşıklar’ın yönetmeni Jean-Luc-Godard’ın son filmi
Dile Veda, bu yıl Cannes’da Jüri Özel Ödülü’ne layık görüldü. Yönetmenin 83
yaşında hala tutkuyla film yapıyor olması heyecanlanmak için tek başına yeterli
aslında. Farklı video formatları, 3D denemeleri ve tabiki edebi alıntıların
olduğu bu filmi görmek için sabırsızlanıyoruz.
Bay Turner (Mr. Turner)
Filmdeki performansıyla Timothy Spall’a bu yıl Cannes’da en iyi erkek
oyuncu ödülünü kazandıran film, Oscar ödüllü yönetmen Mike Leigh’in son filmi.
Filmde, empresyonizm akımının öncülerinden, 19. yüzyılın önemli ressamlarından
J.M.W. Turner’ın hayatının son 25 yılı beyazperdeye taşınıyor. Turner’ın
sanatçı ruhuyla gündelik hayatla, insan ilişkileriyle ve zaaflarıyla nasıl
başettiğine tanıklık ediyoruz.
Sinema, bizi aradığımız gerçekliğe ulaştırsın..
Yaşasın festivaller ve iyi seyirler!
6 Ekim 2014 Pazartesi
Herşey sayılarla tanımlanabilir mi?
Max Cohen, uyuşturucu bağımlısı bir matematik dehası. Herşeyin sayılarla
tanımlanabileceğine ve dolayısıyla anlaşılabileceğine inanıyor. “Doğada her
yerde şekiller vardır. Herhangi bir sistemde sayıları grafikle gösterirseniz
şekiller ortaya çıkar. Borsa’da da aynı böyle şekiller vardır.“ diyor ve
piyasanın şifresini çözmeye çalışıyor, büyük tahminlerde bulunuyor. Doğal
olarak yatırımcıların markajında ama onun asıl amacı dünyamızı anlamak, o yüzden
materyalistlerle ilgilenmiyor. Diğer yanda, ibranicenin de sayılar üzerine
kurulu olduğunu söyleyen, aynı dine mensup olduğu yahudi bir cemaat peşinde. Bu
adamların isteği de, Max’ın kendilerine cennetin kapısını aralaması, Altın
Çağ’ı başlatması!
Bir de sık sık ziyaretine gittiği, birlikte “Go” oynadığı bilge bir hocası
var. “Go” bildiğiniz gibi, satrançtan bile daha fazla olasılık içeren bir
uzakdoğu strateji oyunu. Anneannemin tabiriyle aklını götüremeyen bu insanların
bezik oynamalarını beklemiyorduk zaten, di mi. Neyse, Max’ın hocası, hayatını belli
matrix’leri çözmeye adamış. “Acaba “Pi”
rakamı gerçekten sonsuzluğa mı gidiyor” derken bir tarafına felç inmiş. Ondan
sonra yanıbaşına içinde japon balıkları olan bir fanus koymuş, “çok da
zorlamamak lazım demekkisi” noktasına gelmiş gelmesine ama ne fayda. Filmi izlerken, Max’ın hocasını ziyaret
ettiği sahnelerden birinde anneannemi hayal ettim. “Herşey kararında, fazlası
zarar kızım” derdi anneannem. Şu arkadaşlara keşke bir yol gösterseydi diye içimden
geçirdim, acaba anneannemin içli köftesini yeselerdi yine de böylesine mutsuz
olurlar mıydı diye düşünmeden edemedim:)
Devamı blank'te
22 Eylül 2014 Pazartesi
Her Yer Festival
Bu aralar önüm arkam sağım solum festival desek yeridir.
Türk sinemasının 100. Yılı coşkulu geçiyor, yaşasın! Dün sona eren Adana
Altınkoza Film Festivali’nde En İyi Film ödülünü Nesimi Yetik'in yönettiği 'Toz
Ruhu' aldı. Merakla bekliyoruz. Peki sırada hangi festivaller var?
Uluslararası Altın Portakal Film Festivali
Bu yıl 51.si düzenlenen Altın Portakal Film Festivali, 10-18 Ekim tarihleri
arasında seyirciyle buluşacak. Bu yıl festivale, tartışma konusu olmayacak bir
kişi başkanlık ediyor: Yılmaz Erdoğan. Festivalde izleyeceğimiz filmlerden
bazıları: Venedik’ten “Geleceğin Aslanı” ödülüyle dönen Mahkeme/The Court.
Film, Bombay’da bir çukurda cansız bedeni bulunan kanalizasyon işçisinin
ölümünün ardından, işçiyi şarkı söyleyerek intihara teşvik etmekle suçlanan bir
folk şarkıcısının davasını konu ediniyor. Michael Jackson Anıtı, uluslararası
yarışma programında dikkatimizi çeken bir diğer bir film. Macar yönetmen Kornél
Mundruczó’nun Beyaz Tanrı’sı yine merak uyandıranlar arasında. Rusya’dan Test,
Mavi En Sıcak Renktir’deki başarılı performansıyla çokça konuşulan oyuncu Adele Exarchopoulos'un oynadığı Insecure ve Cannes’da Jüri Özel
Ödülü’ne layık görülen İsveç yapımı Turist, festivalin öne çıkan diğer
filmleri.
Devamı blank'te
Devamı blank'te
Etiketler:
altın portakal,
festival,
film ekimi,
film festivali,
van gölü film festivali
15 Eylül 2014 Pazartesi
Özgürlüğü bisikletle yakalamak mümkün mü?
2012 yapımı , Suudi Arabistan’ın ilk uzun metrajlı sinema filmi Vecide’yi nihayet izleyebildim. Dünya
prömiyerini Venedik’te yapan film, festivalin sanat sinemaları ödülüne layık görülmüş, Oscar
için de aday adayı olmuştu.
Filmin hikayesine geçersek, 11 yaşındaki Vecide’nin tek hayali , ülkesinde
kızlar için yasak olan bisiklete binmektir. Vecide’nin bu arzusu, pek tabiki ailesi
ve öğretmenleri tarafından hoş karşılanmaz. Vecide’yi bu şeytanca fikirden,
korku salarak ve vicdan uyandırarak vazgeçirmeye çalışırlar. Ama ne mümkün! “Bisiklete
binen kızların çocuğu olmayacağı gibi, Allah’a olan bağlılıklarından da şüphe
edilir” söylemleri Vecide’yi zerre kadar etkilemez çünkü o yine kendisi için
yasak olan converse ayakkabıları giymek için, beyaz lastikleri siyaha boyayacak
kadar inatçı ve özgürlüğüne düşkün bir karakterdir.
8 Eylül 2014 Pazartesi
Görüp de susunca bazen..
Ne olursa olsun, herşeyin anlamsız olduğu, herşeyden umut kesmek gerektiği düşüncesiyle nasıl kalır insan? Herşeyin anlamsız olduğunu söylediğiniz anda bile, anlamlı birşey söylemiş oluyoruz. Dünyanın hiçbir anlamı yoktur demek, her çeşit değer yargısını ortadan kaldırmak olur. Ama yaşamak ve örneğin, yiyip içmek kendiliğinden bir değer yargısıdır. Ölmeye yanaşmadığı sürece, insan yaşamayı seçiyor demektir. O zaman da, görece de olsa, yaşamaya bir değer veriyoruz demektir. Umutsuz bir edebiyat ne demek olabilir? Umutsuzluk susar. Kaldı ki susmak bile, eğer gözler konuşuyorsa bir anlam taşır. Gerçek umutsuzluk can cekişme, mezar ya da uçurumdur. Umutsuzluk konuştu mu, hele yazdı mı, hemen bir kardeş el uzanır sana, ağaç anlam kazanır, sevgi doğar. Umutsuz edebiyat sözü, birbirini tutmayan iki sözdür. Çünkü edebiyat olan her yerde umut vardır.
Albert Camus
3 Eylül 2014 Çarşamba
Lucy
Dünya bize 1 milyar yıl önce verildi, peki biz onla ne yaptık? Film, bu
çarpıcı soruyla başlıyor. Sahi ne yaptık, hiç düşündünüz mü? İnsanoğlunun
yaptığı şeyler, yani yollar, barajlar, büyük büyük binalar, teknolojiler,
silahlar, finansal piyasalar, reklamlar, aklınıza ne gelirse herşey ardı ardına
bir çırpıda geçiyor ekrandan. “İzlemesi bile ürkütücüyken nasıl böyle bir
dünyanın içinde yaşıyoruz“ sorusunu sormadan edemiyoruz.
Filmin konusuna geçersek, Scarlett Johansson’un canlandırdığı Lucy’yi erkek
arkadaşı karanlık ilişkilere dahil eder. CPH4 denilen bir maddenin kuryeliğini,
hem de kendi bedeni içinde yapması istenir Lucy’den. Onu buna zorlayan baştaki kötü
adamın Çinli olduğunu belirtelim. Sevgili Amerika mesajı aldıkJ CPH4, kadınların sadece hamilelik
döneminde ürettiği, bebeğin kemik gelişiminin atom hızıyla tamamlanmasını
sağlayan bir sıvı. Filmde, doğumun mucizeviliği kutsanırken, insan
metabolizmasının hala dünya üzerindeki en büyük sistem olduğu takdir ediliyor. CPH4
denilen bu sıvıyı çekik gözlü kardeşlerimiz ilk kez bir maddeye aktarıyor. Peki
ne için? Hali hazırda beyin gücünün sadece %10’unu kullanan bizlerin fazlasını
kullanması için. Yani filmin bel kemiğini oluşturan soru, insan, beyninin
%10’dan fazlasını, %20’sini, %50’sini ve hatta %100’ünü kullanabiliyor olsaydı,
neler olurdu? Bilim kurguya göz kırpıyor Besson. Burdan sonrası standart. Kurtarıcı
iyilerle acımasız kötülerin savaşını izliyoruz. Bu savaş anında çokça klişeler
var şüphesiz. Ama filmin kafa yorduğu meseleler ilgi uyandırıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






