11 Ocak 2017 Çarşamba

Onat Kutlar'ın Anısına Hülya Uçansu ile Röportajım



Onat Kutlar'a Mektup Var

Ülkemizin önde gelen edebiyat eleştirmenlerinden Fethi Naci onun için “Onat Kutlar, 
meali anlayan neslin belki de son temsilcisidir” demişti. Kitaplarından tanıdığım bu büyük kültür adamını daha iyi tarif edecek bir söz olmadığını düşünüyorum.
Bugün 11 Ocak 2017. Tam yirmi iki yıl önce bugün Onat Kutlar’ı, Taksim Meydanı’ndaki 
The Marmara Oteli’nin -o zamanki ismiyle- Opera Pastanesi’ne atılan bombalı saldırı sonucu Yasemin Cebenoyan ile birlikte kaybettik. Yirmi iki yıl sonra değişen bir şey olmadığı gibi, daha sık patlayan bombalarla ülkemizde tesadüfen yaşamaya devam ediyoruz.
Sinema alanında profesyonel olarak ilk kez Türk Sinematek Derneği’nde Onat Kutlar’ın asistanı olarak çalışmaya başlayan, İstanbul Film Festivali’nin temellerinin atıldığı Sinema Günleri’nin kuruluşu itibariyle yöneticilik görevini üstlenen, İstanbul Film Festivali’nin kurucularından olup, festivalin yirmibeşinci yılının kutlandığı 2006'ya kadar direktörlüğünü yapan Hülya Uçansu, dostlarıyla birlikte Onat Kutlar’a, 80. yaşında “Onat Kutlar’a Mektup Var” isimli son kitabını armağan etti.
Onat Kutlar’ı anmak, son kitabını ve sinemayı konuşmak için Hülya Uçansu ile bir araya geldik.
Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz, değerli vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ediyorum. “Bir Uzun Mesafe Festivalcisinin Anıları” ile başlayan, “Nisan, Ayların En Güzeli” kitabıyla devam eden ve son olarak Onat Kutlar’ın 80. yaşına ithaf ettiğiniz “Onat Kutlar’a Mektup Var” isimli yeni kitabınızla, o yılları tüm duygusuyla bizlere aktardığınız için sinemaseverler adına ayrıca teşekkür ediyorum.
Sinemayla yolunuzun buluşması, Onat Kutlar’ın “hayat her zaman sanattan bir adım önde” sözünü hatırlatıyor. İlk kitabınızda, adeta film gibi olan bu karşılaşmayı “Rastlantılar yaşamın gümüş anahtarlarıdır,” başlığı altında anlatıyorsunuz. Bu yolculuğun nasıl başladığını bir kez de bu röportajda bizimle paylaşır mısınız?
Sinematek’e eşim Ali’yle birlikte bir yıl önce üye olmuştuk. 1975 yılının 17 Eylül günü öğleden sonra yeni sezonun programını almak için Sıraselviler Caddesi’ndeki Sinematek Derneği’ne gitmiştim. Dernek kapalıydı, kapısında “50 m. ileride Yeni Hayat Apartmanı No. 49’a taşındık” diye bir not asılıydı. Aynı kaldırımda pek fazla yürümeden notta adı yazılı binayı buldum. Ağır demir kapıyı itip içeri girdim. İlk bakışta taşınmanın getirdiği bir dağınıklık göze çarpıyordu. Yeni sezonun hazırlıklarının neden olduğu bir telaş hali vardı. Masanın yanında ayakta duran kişinin Onat Kutlar olduğunu ve derneğin yöneticisi olduğunu biliyordum ama önceden bir tanışıklığımız yoktu. Onat Kutlar sanki eskiden beri tanışıyormuşuz gibi bana aniden “Merhaba hoş geldin” dedi ve benim bir yanıt vermeme fırsat bırakmadan “Bu yıl Sinematek’in kuruluşunun onuncu yılını kutluyoruz. Benim yarı zamanlı bir yardımcıya ihtiyacım var. Bizimle çalışmayı düşünür müsün?” diye sordu. “Bilmem ki” diye kekeleyerek cevap verdiğimi hatırlıyorum. Hemen arkasından “Yeni evlendim ve henüz öğrenciyim. Her gün Beyazıt’a okula gidiyorum. Vakit ayırabilir miyim bilmiyorum” diye toparladım. “Sen düşün, bana kararını bildirirsin” dedi. Akşam eve dönünce aldığım bu ani iş teklifini eşimle paylaştım. Ali, “Denemekte sakınca yok, yapamadığını hissettiğin an bırakırsın” diyerek destek verdi. Ertesi gün fakülte çıkışı Sinematek’e gittim ve Onat Kutlar’a önerisini kabul ettiğimi söyledim. İşte bu büyülü yolculuk böyle başladı…"
Devamı için tıklayınız:
http://sanatonline.net/kitap/onat-kutlar-hulya-ucansu-onar-kutlara-mektup-var

5 Haziran 2016 Pazar

69. Cannes Film Festivali



Festival seyahatlerime geri dönüşüm hakikaten muhteşem oldu. Evet, sinemanın taçlandırıldığı Cannes Film Festivali’ne bu yıl ben de katıldım. 16-22 Mayıs tarihlerinde tam bir hafta süreyle festivali takip ettim. 6’sı yarışma filmi olmak üzere toplamda 12 film izledim. Filmden arta kalan zamanlarda da şehri gezdim, keşifler yaptım, hayaller kurdum ve her yolculukta olduğu gibi kendimi, diğer insanları, hayatı biraz daha tanıdım. Filmlere geçmeden önce festivale katılım süreciyle ilgili biraz bilgi vereceğim. 

Öncelikle Cannes Film Festivali’nin sinema endüstrisinin global ölçekte bir araya geldiği en büyük festival olduğunu hatırlayalım. Bundan önce Venedik ve Berlin Film Festivali’ne katılmış biri olarak, Cannes'ın çok farklı bir kimyası ve ambiyansı olduğunu söylemeliyim. “Hımm festival buymuş demek ki” cümlesini kuruyorsunuz. Diğer uluslararası festivallerden Cannes Film Festivali’ni ayıran bir diğer şey, akreditasyonunuz veya davetiyeniz olmadan film izleyemiyor oluşunuz. Yani bu festivalin bilet gişesi yok. Mutlaka ya akredite olmanız gerekiyor ya da akredite olmuş birinin size davetiye vermesi gerekiyor. O yüzden festival süresince gösterim salonlarının olduğu Palais des Festival çevresinde, elinde “lütfen bir davetiye” yazılı pankartlar taşıyan gencinden yaşlısına her milletten insan görüyorsunuz ve mutlu oluyorsunuz, sinemayı sizin kadar seven bu insanlarla bir araya geldiğiniz için. 

Festivalin üç tip akreditasyonu bulunuyor.
  1. Basın 
  2. Film profesyonelleri
  3. Cannes Cinéphiles 
Tahmin edeceğiniz üzere bendeniz Cannes Cinéphiles akreditasyonu ile katıldım festivale, henüz birinci veya ikinci kategoride kendime yer bulamadığım için:) Akreditasyonların kapsamı tipine göre değişiyor. Yani, kendi içinde de kategorileri olan Basın akreditasyonu daha az kısıtlamaya tabi iken, Cannes Cinéphiles akreditasyonu olan kişiler yarışma filmlerini ancak davetiye ile izleyebiliyor. Bu konuda şanslıydım çünkü kiraladığım stüdyonun sahibi arkadaşım Daisy de bir sinema tutkunu çıktı ve film sektöründe çalışan arkadaşından aldığı davetiyelerden bazılarını bana verdi ve bu sayede açılış ve kapanış törenlerinin yapıldığı tarihi Grand Lumiere Theatre’da kırmızı halı heyecanını yaşayarak 5 film izleme şansına eriştim.

Evet teknik süreçleri fazlasıyla açıkladıktan sonra şimdi izlediğim filmlere geçelim.

1) Julieata de Pedro Almodovar (yarışma filmi) 
Almodovar seviyoruz seni ama filmografin çok lineer bir çizgide ilerlemiyor mu sence de?

2) The Neon Demon de Nicolas Winding Refn (yarışma filmi)
Güzelliğin iktidarına, sarsıcı ölçüde eleştirel bir bakış sunan filmin çıkış noktasını sevdim ama iyi film yapmak biraz da meseleyi, gücünü sadeliğinden alan bir uslupla anlatmak değil mi? Bu noktada biraz abartmışsın Nicolas!

3) The Last Face de Sean Penn (yarışma filmi)
Evet Sean Penn de olsan Cannes insanı yerin dibine sokuyormuş. Film, festivalin belki de en acımasızca eleştirilen ve en düşük not verilen filmiydi. İnsan haklarının ihlal edildiği Güney Sudan Libya savaşını, bölgeye giden doktorları canlandıran Charlize Theron ve Javier Bardem’in aşkına fon yapan film epey tepki topladı. Aslına bakarsanız sinematografik açıdan çok güzel sahneler ve dialoglar vardı ama filmin Hollywood dozu hayli fazlaydı. 

4) Elle de Paul Verhoeven (yarışma filmi)
Isabelle Huppert’ın başrolünü oynadığı bu absürt gerilim, başından sonuna izleyiciyi ekrana kilitlemesine kilitledi ama 2 saat 10 dakika süresince filmin durduğu yer ne çok değişti. Yani, bu bir gişe filmi mi, bir komedi mi, gerilim mi yoksa Cannes Film Festivali’nde yarışma filmleri arasına girecek kadar derin çözümlemeler yapan felsefi bir film mi? Onu bilemedik ama Isabel Huppert’ın şık stili her filmde olduğu gibi yine bakiydi:) 

5) The Salesman by Asghar Farhadi (yarışma filmi)
Farhadi, Satıcı ile bu yıl festival jürisi tarafından En İyi Senaryo ödülüne layık görüldü. Ayrıca filmin başrol oyuncusu Shahab Hosseini En İyi Aktör ödülünün sahibi oldu. Arthur Miller’ın aynı adlı oyunundan yola çıkılarak yazılan filmde, doğallık, gerçeklik ve kurgu yine çok güçlüydü  ama “Bir Ayrılık” ve “Geçmiş” kadar etkileyici değildi benim için. 

6) Sieranevada by Cristi Puiu (yarışma filmi)
Romanya sineması giderek yükseliyor. Sieranevada, aslına bakarsanız birçok eleştirmenin Altın Palmiye adayıydı ama film Cannes’dan eli boş döndü. Üç saatlik filmin neredeyse tamamında bir cenaze evinde odadan odaya geçen insanları izledik. Sıradan bir izleyici için katlanması zor olabilir ancak filmin başarılı bir yönetmenlik örneği olduğunu, hayata ve insanlık hallerine dair çok gerçek ve saf bir dil yakaladığını söyleyelim. 

İzlediğim diğer filmler:
  • Hissein Habre, Une Tragedie Tchadienne 
  • La Foret De Quinconces
  • Risk
  • La Tortue Rouge
  • The Happiest Day In The Life of Olli Maki 
  • Varoonegi
Bu filmler arasında Belirli Bir Bakış Ödülü'ne layık görülen The Happiest Day In The Life of Olli Maki’yi ben de çok beğendim ve Belirli Bir Bakış kategorisinde yine Jüri Özel Ödülü'nü alan La Tortue Rouge (Kırmızı Kaplumbağa) festivalin en çok içime işleyen filmiydi. Filmden çıkınca Croisette'in büyülü akşamüstü ambiyansında kendimi teskin ettim.

Bir sonraki yıl festivalin iki haftasında da Cannes’ı yaşamak dileğiyle,






4 Ekim 2015 Pazar

Filmekimi 14.kez bizlerle!




Filmekimi, 3-11 Ekim tarihleri arasında dört farklı salonda İstanbullu sinemaseverlerle buluşuyor. Program bu yıl gerçekten heyecan verici. Normalde Filmekimi’nde her yıl 10-12 film izlerim,15’i bulmaz. Bu yıl aldığım bilet sayısı 2 katını geçti. Bunda İstanbul Film Festivali’nden yani Nisan’dan bu yana bünyelerde oluşan bir festival susuzluğunun etkisi var ama özenle hazırlanmış programın hakkını da teslim etmemiz gerekiyor. 

Öncelikle Avrupa yakasında 3 salonumuz bulunuyor. Beyoğlu’nda Atlas ve Beyoğlu, Ortaköy’de ise Feriye Sineması. Anadolu Yakası’nda geçen yıl olduğu gibi Rexx siz, pardon biz sinefilleri kucaklıyor. Sözü daha fazla uzatmadan programa göz atalım. 

2015 Cannes Altın Palmiye ödüllü Dheepan listenin en başına yazılsın. Yeraltı Peygamberi filminin yönetmeni Jacques Audiard bu son filminde, Paris’te Sri Lankalı üç mültecinin hayata tutunma çabalarını konu alıyor. Listenin ikinci sırasını Hollandalı yönetmen Anton Corbijn’in James Dean ile Magnum fotoğrafçısı Dennis Stock’un yakın arkadaşlığını konu olan Life’a veriyorum. Woody Allen’ın son filmi Irrational Man zaten listenin olmazsa olmazlarından. Kahramınımız bu kez bir felsefe profesörü. Yine müthiş dialoglar bizi bekliyor demek ki, yaşasın! Bildiğiniz gibi sinefiller hayatta ikiye ayrılıyor. Baumbach sevenler ve çok sevenler olarak:) Frances Ha’nın başrol oyuncusu Greta Gerwig bu sefer oyunculukla yetinmemiş, senaryoya da bir el atayım demiş. Bayan Amerika’nın Baumbach’ın şu ana kadar yaptığı en eğlenceli film olduğu söyleniyor. 
Vincent Lindon hayranı sinefillerden biri olarak İnsanın Değeri beklediğim filmlerden bir diğeri. Avrupa’nın kanayan yarası işsizlik sorununun işlendiği filmleri ne çok görür olduk di mi?  Lindon’un İnsanın Değeri ile bu yıl Cannes’da en iyi erkek oyuncu ödülünü aldığını hatırlatalım. Cannes’da Cate Blanchett’ın en iyi kadın oyuncu ödülünü aldığı Carol ise çoktan listedeki yerini aldı. Yönetmen Todd Haynes Patricia Highsmith’in kendi deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı 1952 tarihli romanını beyazperdeye aktarmış. Merakla bekliyoruz.
Lucia’dan Sonra ile hatırladığımız Michel Franco’nun son filmi Kronik, bu yıl Cannes’dan en iyi senaryo ödülüyle döndü. Film, bir bakım evinde ölüm döşeğindeki hastalarla ilgilenen erkek bir hemşirenin hayatını konu alıyor.  The Queen ile Akademi’ye aday gösterilen yönetmen Stephen Frears’ın Son Efsane’si ise, Tour de France’ı tam yedi kez kazanan Lance Armstrong’un yükselişi ve düşüşünü beyazperdeye taşıyor. 
Eternal Sunshine of the Spotless Mind ile biz sinefillerin kalbinde taht kuran yönetmen Michel Gondry’nin son filmi Microbe & Gasoline ise iki ergenin büyüme hikayesi. Listedeki yerini aldı.  Önünde saygıyla eğildiğim Terence Malick, Knight of Cups ile bu yıl ilk gösterimini Berlin’de yapmıştı. Holloywood sisteminin kölesi bir senaristi konu alan filmin programda olması müthiş. İtalyan sinemasından ise iki önemli yönetmenin son filmleri bizi bekliyor. Nanni Moretti’nin Annem’i ve Oscar’lı Muhteşem Güzellik’in yönetmeni Paolo Sorrentino’nun Gençlik’i.  Hırvatistan’ın Oscar adayı Güneş Tepedeyken, Cannes’dan Fipresci Ödülü ile dönen Macaristan filmi Saul’un Oğlu, Joachim Trier’in yine Cannes’da Altın Palmiye için yarışan son filmi Sessiz Çığlık ve son olarak Sundance’in Jüri Büyük Ödülü’ne layık görülen Ben, Earl ve Ölen Kız’ı da görmenizi tavsiye ediyorum. 
Filmekimi’ne bu yıl mutlaka bir uğrayın derim. Bu satırları yazarken çok sevdiğim İran sinemasına Nahid ile güçlü bir giriş yapan Ida Panahandeh’de aklım. Evet, sinefiller Nahid’i de mutlaka görmeli.. 



Hepimize iyi festivaller!

2 Ocak 2015 Cuma

I believe in traveling light..


How to let a person have a lovely time doing nothing?

Holidays can be social affairs of course and they usually are, but a break in your own city is often more about getting away from other people, hiding from them indeed.

Just occasionally what could be nicer than to find yourself in a silent zone of discretion?
I believe in traveling light..

By Andrew O'Hagan



18 Kasım 2014 Salı

Hakkari'de Bir Mevsim


Ey okuyucu,
eğer yaşantın boyu bir gün olsun
bir teknenin kaptanı olmadınsa
ya da böylesi bir duyguya kapılmadın, böyle bir düş görmedinse
teknen, bir gün ya da bir gece yolunu şaşırmış, bilmediğin sularda yol alırken
haritalarda görülmeyen kayalara çarpıp batmadıysa
ve kendini tek başına
-tayfalar nerde? dümencim ne oldu?-
bir kumsalda da değil, denizden kilometrelerce uzakta, üstelik bir dağ başında bulmadınsa
ya da benzeri bir korkulu düşü,
gözün açık ya da kapalı görmedinse
bu kitapta yazılı olanları anlamakta güçlük çekebilirsin.
çünkü anlamak bir ortak dil gerektirir.
ortak dil ise, ortak yaşam / ortak bilgi / ortak birikim / ortak düş
kimi yerde ortak düşüş demektir.
ortak değilse bile, yakın / benzer / gibi.
ama diyebilirsin ki, bana yabancı olanı arıyorum ben.
öyleyse yolun açık olsun.
ama gene de,
bu kitabı okurken elinin altında büyük gezginlerin sözlükleri, andaçları bulunsun derim.

Hakkari'de Bir Mevsim
Ferid Edgü

*Erden Kıral tarafından filmi çekilen Hakkari'de Bir Mevsim, 1984 yılında Berlin Film Festivali'nde dört ödül almıştır. Eser, Çince ve Japonca dahil, çeşitli dünya dillerine çevrilmiştir.



11 Ekim 2014 Cumartesi

Filmekimi başladı!



11-17 Ekim tarihleri arasında başlayacak Filmekimi için 5 tavsiye:
Boyhood (Çocukluk)
Sinefiller hatırlayacaktır, Boyhood bu yıl If İstanbul’un kapanış filmiydi. Üç saate yakın olmasına rağmen “güzel kapanış oldu” cümlesini bize kurdurtmuştu. Before Sunset serisinin yönetmeni Richard Linklater, bu filmle sinema tarihindeki yerini çoktan aldı. Neden mi, çünkü filmin çekimleri tam 12 yıl sürdü. Yanlış duymadınız, tam 12 yıl. Sinema filminden çok deneysel bir çalışmayı andıran film, Mason’ın birinci sınıftan üniversiteye başlayana kadar olan hayatını kaydediyor. Mason, bayağı filmin içinde büyüyor veya Ethan Hawke gözümüzün önünde yaşlanıyor diyelim. Boyhood kesinlikle izlemeye değer bir film, kaçırmayın derim.
I love you Rio (Seni Seviyorum Rio)
Paris ve New York’tan sonra, 10 farklı yönetmenin kadrajından bu sefer aşkın şehri Rio’yu izleyeceğiz. Sizi bilmem ama şehirlerin konu olduğu filmleri izledikten sonra tatil planı yapmayı pek bir seviyorum. Bakalım “I love you Rio” bu süreci hızlandıracak mı? Filmin oyuncu kadrosu dikkat çekiyor. Kimler mi var, kimler yok ki. Harvey Keitel, John Turturro, Nadine Labaki, Rodrigo Santoro, Ryan Kwanten, Vanessa Paradis ve Vincent Cassel. Bu film, sonbaharın içimizi ürperten serinliğini üzerimizden alacak gibi.
Two Days, One Night (İki Gün Bir Gece)
Hafızalarımıza kazınan daha doğrusu yüreğimize dokunan filmlerin yönetmenleridir Dardenne Kardeşler. Kırmızı Bisikletli Çocuk, Oğul, Rosetta ilk aklıma gelenlerden. Son filmleri İki Gün, Bir Gece bu yıl Altın Palmiye için yarışan filmler arasındaydı. Marion Cotillard filmdeki başarılı performansıyla çok konuşuldu. Gerçi ben Marion’un başarısız bir performansını hatırlamıyorum. Adeta sinema için yaratılmış bir yüz. Cotillard filmde iş arkadaşlarına prim teklif ederek kendisini işten çıkarmaya çalışan patronuna karşı mücadele eden Sandra’yı canlandırıyor. Toplumsal bir dramın anlatıldığı filmi merakla bekliyoruz.
Goodbye to Language (Dile Veda)
Sinemanın duayenlerinden, Fransız yeni dalga sinemasının öncülerinden, favori filmlerimden Serseri Aşıklar’ın yönetmeni Jean-Luc-Godard’ın son filmi Dile Veda, bu yıl Cannes’da Jüri Özel Ödülü’ne layık görüldü. Yönetmenin 83 yaşında hala tutkuyla film yapıyor olması heyecanlanmak için tek başına yeterli aslında. Farklı video formatları, 3D denemeleri ve tabiki edebi alıntıların olduğu bu filmi görmek için sabırsızlanıyoruz.
Bay Turner (Mr. Turner)
Filmdeki performansıyla Timothy Spall’a bu yıl Cannes’da en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandıran film, Oscar ödüllü yönetmen Mike Leigh’in son filmi. Filmde, empresyonizm akımının öncülerinden, 19. yüzyılın önemli ressamlarından J.M.W. Turner’ın hayatının son 25 yılı beyazperdeye taşınıyor. Turner’ın sanatçı ruhuyla gündelik hayatla, insan ilişkileriyle ve zaaflarıyla nasıl başettiğine tanıklık ediyoruz. 
Sinema, bizi aradığımız gerçekliğe ulaştırsın..
Yaşasın festivaller ve iyi seyirler!


6 Ekim 2014 Pazartesi

Herşey sayılarla tanımlanabilir mi?


Max Cohen, uyuşturucu bağımlısı bir matematik dehası. Herşeyin sayılarla tanımlanabileceğine ve dolayısıyla anlaşılabileceğine inanıyor. “Doğada her yerde şekiller vardır. Herhangi bir sistemde sayıları grafikle gösterirseniz şekiller ortaya çıkar. Borsa’da da aynı böyle şekiller vardır.“ diyor ve piyasanın şifresini çözmeye çalışıyor, büyük tahminlerde bulunuyor. Doğal olarak yatırımcıların markajında ama onun asıl amacı dünyamızı anlamak, o yüzden materyalistlerle ilgilenmiyor. Diğer yanda, ibranicenin de sayılar üzerine kurulu olduğunu söyleyen, aynı dine mensup olduğu yahudi bir cemaat peşinde. Bu adamların isteği de, Max’ın kendilerine cennetin kapısını aralaması, Altın Çağ’ı başlatması!
Bir de sık sık ziyaretine gittiği, birlikte “Go” oynadığı bilge bir hocası var. “Go” bildiğiniz gibi, satrançtan bile daha fazla olasılık içeren bir uzakdoğu strateji oyunu. Anneannemin tabiriyle aklını götüremeyen bu insanların bezik oynamalarını beklemiyorduk zaten, di mi. Neyse, Max’ın hocası, hayatını belli matrix’leri çözmeye adamış. “Acaba “Pi” rakamı gerçekten sonsuzluğa mı gidiyor” derken bir tarafına felç inmiş. Ondan sonra yanıbaşına içinde japon balıkları olan bir fanus koymuş, “çok da zorlamamak lazım demekkisi” noktasına gelmiş gelmesine ama ne fayda.  Filmi izlerken, Max’ın hocasını ziyaret ettiği sahnelerden birinde anneannemi hayal ettim. “Herşey kararında, fazlası zarar kızım” derdi anneannem. Şu arkadaşlara keşke bir yol gösterseydi diye içimden geçirdim, acaba anneannemin içli köftesini yeselerdi yine de böylesine mutsuz olurlar mıydı diye düşünmeden edemedim:)
Devamı blank'te

22 Eylül 2014 Pazartesi

Her Yer Festival


Bu aralar önüm arkam sağım solum festival desek yeridir. Türk sinemasının 100. Yılı coşkulu geçiyor, yaşasın! Dün sona eren Adana Altınkoza Film Festivali’nde En İyi Film ödülünü Nesimi Yetik'in yönettiği 'Toz Ruhu' aldı. Merakla bekliyoruz. Peki sırada hangi festivaller var?
 
Uluslararası Altın Portakal Film Festivali
Bu yıl 51.si düzenlenen Altın Portakal Film Festivali, 10-18 Ekim tarihleri arasında seyirciyle buluşacak. Bu yıl festivale, tartışma konusu olmayacak bir kişi başkanlık ediyor: Yılmaz Erdoğan. Festivalde izleyeceğimiz filmlerden bazıları: Venedik’ten “Geleceğin Aslanı” ödülüyle dönen Mahkeme/The Court. Film, Bombay’da bir çukurda cansız bedeni bulunan kanalizasyon işçisinin ölümünün ardından, işçiyi şarkı söyleyerek intihara teşvik etmekle suçlanan bir folk şarkıcısının davasını konu ediniyor. Michael Jackson Anıtı, uluslararası yarışma programında dikkatimizi çeken bir diğer bir film. Macar yönetmen Kornél Mundruczó’nun Beyaz Tanrı’sı yine merak uyandıranlar arasında. Rusya’dan Test, Mavi En Sıcak Renktir’deki başarılı performansıyla çokça konuşulan oyuncu Adele Exarchopoulos'un oynadığı Insecure ve Cannes’da Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen İsveç yapımı Turist, festivalin öne çıkan diğer filmleri. 

Devamı blank'te 

15 Eylül 2014 Pazartesi

Özgürlüğü bisikletle yakalamak mümkün mü?


2012 yapımı , Suudi Arabistan’ın ilk uzun metrajlı sinema filmi Vecide’yi nihayet izleyebildim. Dünya prömiyerini Venedik’te yapan film,  festivalin sanat sinemaları ödülüne layık görülmüş, Oscar için de aday adayı olmuştu.
Filmin hikayesine geçersek, 11 yaşındaki Vecide’nin tek hayali , ülkesinde kızlar için yasak olan bisiklete binmektir. Vecide’nin bu arzusu, pek tabiki ailesi ve öğretmenleri tarafından hoş karşılanmaz. Vecide’yi bu şeytanca fikirden, korku salarak ve vicdan uyandırarak vazgeçirmeye çalışırlar. Ama ne mümkün! “Bisiklete binen kızların çocuğu olmayacağı gibi, Allah’a olan bağlılıklarından da şüphe edilir” söylemleri Vecide’yi zerre kadar etkilemez çünkü o yine kendisi için yasak olan converse ayakkabıları giymek için, beyaz lastikleri siyaha boyayacak kadar inatçı ve özgürlüğüne düşkün bir karakterdir. 

8 Eylül 2014 Pazartesi

Görüp de susunca bazen..


Ne olursa olsun, herşeyin anlamsız olduğu, herşeyden umut kesmek gerektiği düşüncesiyle nasıl kalır insan? Herşeyin anlamsız olduğunu söylediğiniz anda bile, anlamlı birşey söylemiş oluyoruz. Dünyanın hiçbir anlamı yoktur demek, her çeşit değer yargısını ortadan kaldırmak olur. Ama yaşamak ve örneğin, yiyip içmek kendiliğinden bir değer yargısıdır. Ölmeye yanaşmadığı sürece, insan yaşamayı seçiyor demektir. O zaman da, görece de olsa, yaşamaya bir değer veriyoruz demektir. Umutsuz bir edebiyat ne demek olabilir? Umutsuzluk susar. Kaldı ki susmak bile, eğer gözler konuşuyorsa bir anlam taşır. Gerçek umutsuzluk can cekişme, mezar ya da uçurumdur. Umutsuzluk konuştu mu, hele yazdı mı, hemen bir kardeş el uzanır sana, ağaç anlam kazanır, sevgi doğar. Umutsuz edebiyat sözü, birbirini tutmayan iki sözdür. Çünkü edebiyat olan her yerde umut vardır.  
Albert Camus

3 Eylül 2014 Çarşamba

Lucy


Dünya bize 1 milyar yıl önce verildi, peki biz onla ne yaptık? Film, bu çarpıcı soruyla başlıyor. Sahi ne yaptık, hiç düşündünüz mü? İnsanoğlunun yaptığı şeyler, yani yollar, barajlar, büyük büyük binalar, teknolojiler, silahlar, finansal piyasalar, reklamlar, aklınıza ne gelirse herşey ardı ardına bir çırpıda geçiyor ekrandan. “İzlemesi bile ürkütücüyken nasıl böyle bir dünyanın içinde yaşıyoruz“ sorusunu sormadan edemiyoruz.
Filmin konusuna geçersek, Scarlett Johansson’un canlandırdığı Lucy’yi erkek arkadaşı karanlık ilişkilere dahil eder. CPH4 denilen bir maddenin kuryeliğini, hem de kendi bedeni içinde yapması istenir Lucy’den. Onu buna zorlayan baştaki kötü adamın Çinli olduğunu belirtelim. Sevgili Amerika mesajı aldıkJ CPH4, kadınların sadece hamilelik döneminde ürettiği, bebeğin kemik gelişiminin atom hızıyla tamamlanmasını sağlayan bir sıvı. Filmde, doğumun mucizeviliği kutsanırken, insan metabolizmasının hala dünya üzerindeki en büyük sistem olduğu takdir ediliyor. CPH4 denilen bu sıvıyı çekik gözlü kardeşlerimiz ilk kez bir maddeye aktarıyor. Peki ne için? Hali hazırda beyin gücünün sadece %10’unu kullanan bizlerin fazlasını kullanması için. Yani filmin bel kemiğini oluşturan soru, insan, beyninin %10’dan fazlasını, %20’sini, %50’sini ve hatta %100’ünü kullanabiliyor olsaydı, neler olurdu? Bilim kurguya göz kırpıyor Besson. Burdan sonrası standart. Kurtarıcı iyilerle acımasız kötülerin savaşını izliyoruz. Bu savaş anında çokça klişeler var şüphesiz. Ama filmin kafa yorduğu meseleler ilgi uyandırıyor.

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Modanın Naif Prensi


Sanatın en genel tanımı, dinlediğimiz bir müziğin, okuduğumuz bir kitabın, izlediğimiz bir filmin, baktığımız güzel bir tablonun veya fotoğrafın, bizde uyandırdığı güçlü duygular ise, moda neden bir sanat olarak kabul edilmesin? Veya sanat, içimizden taşan yoğun duyguları bütün bu araçlarla ifade etmek ise, moda neden bu ifade biçimlerinden biri olmasın? Hele ki haute couture denilen yani kişiye özel giysi tasarlayan büyük modacılarsa söz konusu olan, onları sanatçı olarak adlandırmamak büyük bir haksızlık olur.
YSL, 70’lere damgasını vuran bu sanatçılardan birisidir. Film, Yves’in annesi ve iki kızkardeşi için elbiseler tasarladığı ilk gençlik yıllarında başlar. Babası avukat olmasını ister, ancak o yüreğinin sesini takip eder ve moda tasarımı eğitimi almak üzere Paris’e gider. Kısa sürede yeteneği farkedilir ve bugün olduğu gibi o gün de prensesleri giydiren Dior modaevi’nde tasarım asistanı olarak çalışmaya başlar. Kısa zamanda Dior’un sağ kolu olmuştur. Film hızla akar ve biz Dior’un ölümü ardından modaevinin başına -çok genç olması nedeniyle edilen onca itiraza rağmen- YSL’nin geçişine tanık oluruz. YSL, aslen Cezayirli’dir. Dior Modaevi’nin başına geçtikten sonra, ülkesi onu 1960 yılında, o dönem halen devam etmekte olan Cezayir Bağımsızlık Savaşı’na çağırır. Önce gitmeyi reddeder, ardından da rahatsızlanarak bir psikiyatri kliniğine yatırılır. 

28 Temmuz 2014 Pazartesi

İçimdeki Deniz


Blank’in bu sayısının “aqua” teması üzerine olacağı söylendiğinde, nedense aklıma yıllar önce seyrettiğim ama etkisini hala duyumsadığım “İçimdeki Deniz” filmi geldi.  Oysa ki, yaz mevsiminin daha canlı, neşeli, iyimser bir şeyler akla getirmesi beklenir, değil mi? Bilmem, hiçbirşeyin olması gerektiği gibi olmadığı bu yüzyılda,  bu yıl yaz da yaz gibi olmadığından belki. Durup durup bastıran yağmurlar, yaz yağmurlarının hafifliğinden çok uzak sanki..
2004 yapımı “İçimdeki Deniz”de hatırlarsanız Javier Bardem başrolde etkileyici bir oyunculuk sergilemişti. Film, yabancı dilde en iyi Oscar başta olmak üzere, pek çok önemli ödüle layık görülmüştü.
Geçirdiği bir deniz kazasıyla tüm vücudu felce uğrayan, 26 yıldır yatağa bağlı bir şekilde yaşayan, ötenazinin laik bir devlet olan İspanya’da bireysel bir hak olması gerektiğini savunan Spaniard Ramon Sampedro’nun gerçek hayat hikayesinin anlatıldığı film, ötenazi konusunu tartışmaya açmıştı.
Ötenazi, bildiğiniz gibi fiziksel veya zihinsel olarak dayanılmayacak bir acıyla yaşamını sürdürmek zorunda kalan kişilerin, ölümcül bir sıvı enjekte edilerek, yaşamlarına kendi rızaları neticesinde son verilmesini sağlayan bir uygulama. Halihazırda, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’da  yasal olarak uygulanıyor. Hatta Hollanda ve Belçika’da, 12 yaş üstü çocuklar da ötenazi hakkına sahip. 

Mahrem




Daha kaç kadın tanımalıydı ki, yeterince kadın tanımış olmak için? Kaç kitap okuyunca alim, kaç diyar görünce gezgin, kaç hezimetten sonra bezgin olurdu insan? Kaç olunca çok, kaçta kalınca azdı rakamlar? Mademki kırılmıştı ayna, bir yeterdi Keramet Mumi Keşke Memiş Efendi'ye. Biri bine böler; kıtlıkta kuraklıkta eksilte eksilte, bollukta berekette çoğalta çoğalta çarpardı bini birle. Zaten o, rakamlardan Bir'i fevkalede bulurdu.

İnsanın canı neresinden acırsa, kalbi orada atardı. Keramettin Mumi Keşke Memiş Efendi parmaklarını gözlerine bastırdı. Faydasızdı. Durmuyordu. Kalbi gözlerinde atıyordu. Ve birden, perçinlendi parçalar. Kendi derdi ile kadının derdini birleştirmenin yolunu bulmuştu. Çünkü herşey herşeyle bağlantılıydı..

                                                                                                            Elif Şafak-Mahrem

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Nereye gidersem gökyüzü benimdir.

Mitra devrim çocuğuydu. Humeyni geldiğinde henüz doğmuş olduğu için Şah'a dair hiçbir anısı yoktu. İran onun için mollalarla başlıyordu. Ondan rüzgarda küpelerinin sallanmasına duyduğu hayreti dinlerken gözlerim doldu. Bizim aklımıza rüzgarda küpelerimizin savrulmasına şaşırmak hiçbir zaman gelmezdi ya da saçlarımızı savuran rüzgarın özgürlük olduğunu hayal etmek..

Nereye gidersem gökyüzü benimdir.
Şafak Pavey-Kasım 2011



15 Temmuz 2014 Salı

İyi ki sinema var..


Muhabirliğe 12 yıl sonra dönmek de varmış. Kayıt cihazımı sanki hiç 12 yıl geçmemiş gibi sakince çekmeceden çıkarıyorum, test ediyorum, oğlak üstüne oğlak olmaktan mütevellit, çantaya bir de yedek pil atıyorum. O da yetmiyor, telefonun record tuşunu test ediyorum. İkisiyle kaydedeceğim ne olur ne olmaz diye. Sorular hazır, Işık Lisesi’nin karşısındaki Üçgen Kitabevi’ne giriyorum, soruları bastırmak için. Ben 6 yaşındayken de bu kapıdan içeri girmiştim. Sahibi hala bana Seçil diyor, hiç değişmediğimi söylüyor! Böyle bir melankoliyle, işte Özel Okmeydanı Hastanesi’nin önündeyim şimdi. Birazdan Dr. Ercan Kesal ile son kitabı Evvel Zaman’ı ve sinemayı konuşacağız. Ama ben biliyorum, Ercan Kesal yine sinema, hekimlik veya edebiyat üzerinden hayata ve insana dair şeyler söyleyecek esasen. Ercan Kesal son kitabı Evvel Zaman’ı benim için imzalıyor ve şöyle yazıyor. “Sevgili Seçil, iyi ki sinema var!” Evet, iyi ki sinema var...

      Öncelikle sinema üzerine o kadar az türkçe kaynak var ki, o anlamda Evvel Zaman daha önce örneği sanırım olmayan ilk film güncesi. Bu açıdan da ayrıca kıymetli. Güncede bir filmin montaja kadar olan senaryo ve çekim sürecini okuduk. Burda senaryo ekibi arasında zaman zaman ortaya çıkan fikir ayrılıkları, set sürecinde hafif hafif hissettiğimiz tansiyonlar, moral bozulmaları, buna karşın herkesin bir anda kendini çok mutlu hissettiği anlar da var. O gelgitleri sanki ordaymışız gibi hissediyoruz. Tabi bu yazarın hüneri. Ama kitabı bitirdikten sonra bir yandan film yapmak dünyanın en delice işi desek de, bir hayalin somut birşeye dönüşmesi mucizevi birşey, bunu görüyoruz. O inanç nasıl diri tutuluyor tüm bu süreçte? 
Ortaya çıkan ürün sizin kendinize olan saygınızı sağlayan, kendinize olan saygınızı bir kez daha test ettiğiniz, aslında kendinizi sınadığınız bir alan.  Set bütün bu süreç, ortaya çıkan ürün ise hakikaten paha biçilemez birşey. Onun bir karşılığı yok. Yani bu parayla filan yapılacak birşey değil çünkü bütün bu süreçler. Söylediklerin çok doğru. Bir kere ordaki o tartışmalar verimliliğin işareti, senaryoda. Zaten herkes aynı lafı söylerse birşey çıkmaz ortaya. Set mucizelerle dolu bir yerdir, ama bir yandan da inanılmaz hayal kırıklıklarıyla karşılaşabilirsin. Tam da bunlardan sette ilham çıkartacak bir bakışınız olmalı. Yani bütün bu olumsuzlukları lehinize çevirmeyi bilirseniz iyi bir film çıkıyor. Ya da etrafınıza o gözle bakarsanız. Yani, ışıklar söndüğü için beklemedik biz. Köyde, odada hakkaten ışıklar söndü. Karanlıkta çekmeyi düşününce orda mucizevi birşey çıktı. Pekala bekleyebilirdik çay molası verip, ışıkların gelmesini. Tekrar aydınlıkta çekmek için. Ama öyle yapmayıp, böyle yaptığınız zaman ortaya çok daha başka birşey çıkabiliyor. Ordaki bir karakter çok etkileyici şeyler yapıyor, yüzü çok iyi, kamerada çok sizi etkileyen bir resim veriyor, onun peşine düşmek mesela o anda. Bütün bunlar aslında şunu gösteriyor ki, sinema seti aslında hayatla çok benzeşiyor birbirine. Sette yaşadıklarınızla hayatta yaşadıklarınız arasında çok fazla ayrılık yok yani hayatta planlar yaparsınız, başka şeyler size yaşatılır ama onlara hızla uyum sağlarsınız. Sette de planlarla gidersiniz, yağmur yağar, uçak geçer, kar beklersiniz, yağmaz bir türlü.. O başrol oyuncusu hastalanmıştır, arada çalışmaz. Köpek havlamaz, hakkaten hepsi de oldu bütün bunların. Ama siz onların içerisinde yeniden birşey üretmek için çabalarsınız, işte bu da sizi en sonunda elde ettiğiniz ürünle birlikte çok mutlu eder. Üstesinden gelmiş, başarmış, kendinizi test etmiş olursunuz aslında. 


2 Temmuz 2014 Çarşamba

Kış Uykusu

 

Film, Nuri Bilge Ceylan sinemasından alışık olduğumuz bir bozkır görüntüsü ve rüzgar sesiyle başlıyor. Bir süre o görüntüyü izliyoruz. Ceylan, bizi bizle başbaşa bırakıyor. Merak, kaygı, güvensizlik, tekinsizlik içinde gidip geliyoruz, tıpkı rüzgarın eğdiği otlar gibi, bir o yana bir bu yana savruluyor duygularımız... Sonra bir araç görünüyor neyse ki, rahatlıyoruz... Nuri Bilge, bizi bizden kurtarsın istiyoruz. Kurtarıyor da, çünkü Kış Uykusu, yönetmenin diğer filmlerinden farklı olarak diyalog üzerine kurulu bir film. Ceylan’ın görüntü yönetmenliğindeki ustalığını, bu sefer filmin oldukça sağlam kurgulanmış diyaloglarında görüyoruz. Ama o şey değişmiyor. Kış Uykusu, her Nuri Bilge Ceylan filminde olduğu gibi yine sarsıyor izleyiciyi. Çıkınca bir ağırlık çöküyor üstümüze, bir süre konuşmak istemiyoruz. Öylece oturalım, boşluğa bakıp, düşünelim bir süre..
Filme ev sahipliği yapan mekan Kapadokya. Görüntüler büyüleyici. Ama biliyoruz ki, bizi esas etkileyen Kapadokya’nın Peri Bacaları ve geleneksel mağara evlerinden çok yönetmenin kadrajı. Yoksa bugüne kadar Kapadokya’da çekilen başka diziler, filmler de oldu.
Filmin konusuna geçersek, tiyatrodan emekli olan Aydın, Kapadokya’da babasından kalan butik oteli, kızkardeşi Necla ve kendisinden oldukça genç ve güzel eşi Nihal’le birlikte işletmektedir. Film, aile içi hesaplaşmaları, civar köyde Aydın Bey’in kiracısı olarak yaşayan yoksul ailenin dramını, komşuluk, ahbaplık, ast üst ilişkilerini, sınıfsal farkları, kendinden razı olmayan, olamayan insanların bireysel çıkmazlarını konu alıyor.
Diyaloglar kadar filmde gücünü hissettiğimiz bir başka şey, oyunculuk. Başta Haluk Bilginer olmak üzere, sırasıyla Melisa Sözen, Ayberk Pekcan, Serhat Kılıç, Nejat İşler, Mehmet Ali Nuroğlu, Demet Akbağ başarılı performanslarıyla fazlasıyla göz dolduruyor. Her oyuncu rolünün hakkını ayrı ayrı sonuna kadar veriyor. Küçük İlyas dahil. Ama yiğidin hakkını yiğide teslim etmek bir borç adeta Kış Uykusu için. O yiğit Haluk Bilginer. Evet, Haluk Bilginer dışında birisi oynasaydı Aydın rolünü, film bu denli güçlü olmayacaktı, bunu biliyoruz. Haluk Bilginer oyunculuğuyla kendisine hayran bırakıyor seyirciyi..
Peki, karakterlerin biraz daha içine girelim..
Aydın, sözümona entellektüel, modern, memleket meselelerine kafa yoran, mürekkep yalamış, yazan çizen, vicdan ve ahlak kelimelerini dilinden düşürmeyen bir aydın! Perdenin arkasında ise, kendi sınıfından olmayan insanların yanında biraz da ona geçmişini hatırlattıkları için sıkıntı duyan, Nihal’in deyimiyle “kinci, alaycı, korkak”, özgüveni olmayan, bencil, genç karısı tarafından her an aldatılacağı kuşkusuyla kavrulan, ikilemler içinde gidip gelen, bu yüzden herşeyi eline yüzüne bulaştıran bir elitist. O anlamda  kardeşi Necla’nın, karakterin samimiyetsizliğini gözler önüne sermek açısından “hayatında bir kez olsun camiye mi gittin, kendi anne babasının mezarına gidip dua etmeyen bir insanın din adamlarıyla, islam felsefesiyle işi ne” çıkışları son derece yerinde. Tiyatrodan emekli Aydın’ın tiradlarla geçen ömrü izlemeye değer..
Uzun yıllar süren evliliğini, eşinin alkol sorunu dolayısıyla noktaladığını anladığımız kızkardeş Nejla, herkesin kış uykusuna daldığı, yine ironiyle belirlenmiş ismiyle tebessüm etmemize yol açan butik otel “Othello” da, ağabeyi ve yardımsever eşi ile yaşamayı seçmiş kalan ömründe.. Nejla, hayatından genel olarak pişmanlık duyan, bu pişmanlığın verdiği gizli öfkeyi iğneleyici sözleriyle dışa vuran, babadan kalma variyet üzerinde kendisinin de en az ağabeyi kadar hakkı olduğunu bilmesine rağmen, başka bir uğraşı olmadığından sığıntı ya da Aydın’ın deyimiyle “asalak” gibi hisseden ve bütün dünya sanki ona borçluymuş gibi davranan, “kötülüğe karşı koymak için bir neden göremiyorum” gibi beylik laflarla insanlık dersleri vermeye kalkışan, sırtından düşürmediği şalının hayattan bezmiş ruh haline eşlik ettiği bir tutsak.. Nejla’nın, Aydın’ın çalışma odasındaki kanepede yaptığı tespitler ne kadar doğruysa, Aydın’ın Nejla için söyledikleri de bir o kadar doğru. “Çalışmadan geçen bir hayat dürüst ve namuslu bir hayat değildir.” sözü örneğin. Nejla’nın oturduğu kanepenin hemen üstünde asılı duran Virginia Woolf resminden daha iyi ne doğrulayabilirdi bu savı? Woolf, bundan 85 yıl önce bir kadının gerçekten özgür olabilmesi için “Kendine Ait Bir Oda”sı ve parası olması gerektiğini söylemişti..
Tam da kadın özgürlüğünden söz ederken, gelelim Melisa Sözen’in canlandırdığı bir başka tutsak karakter Nihal’e.  Kendisinden oldukça yaşlı birisiyle evlenerek sınıf atlamış, Nejat İşler’in canlandırdığı İsmail’in dillendirdiği gibi, kocasının parasıyla hayır işleri yaparak vicdanını rahatlatmaya çalışan, özgür olamamaktan yakınan ama özgürlük için bedel ödemekten korkan, Nihal olarak değil, Aydın Bey’in eşi olarak varolmayı seçen, kendi hayatına sahip çıkmak yerine, aynı kolaycılıkla, genç, sağlıklı, gururlu, hayat dolu bu kadını yoketmekle eşini suçlayan, ona olan öfkesinden çoğu zaman doğru kararlar veremeyen, belli ki kendisini Aydın ve Nejla’dan daha alçakgönüllü ve insancıl bulan ama eve konuk gelen imam rolündeki kiracıları Hamdi ve yeğenini ayağa kalkmadan, aynı üstten bakan duruşla sofraya buyur eden kendine yabancı bir karakter.
Hapisten yeni çıkmış, işsiz ve alkolik baba rolünü Nejat İşler,  patronunu sürekli manipüle etmeye çalışan, kendi varlığından rahatsız sağ kol rolünü Ayberk Pekcan, din adamlığının getirdiği tevekkülle herşeyi alttan alan, görmezden gelen, durumu idare eden imam rolünü Serhat Kılıç, “yoksulluk, fakirlik doğal afet gibi Aydın’cığım, Allah’ın takdiri” diyen, kayıtsız, amaçsız ve yalnız Suavi’yi Tamer Levent, iki kadeh içkiyle öfkesi su yüzüne çıkan, Anadolu’da öğretmenlik yapan Levent’i Nadir Sarıbacak, Jack Kerouac’ın “Yolda”sı edasında motorsikletiyle gezen, kendisini  self-sufficent olarak tanımlayan Timur’u Mehmet Ali Nuroğlu  ve belki de içimize en çok işleyen oyunculuğuyla, özgürlüğüne ve gururuna sahip çıkan tek insan Küçük İlyas’ı, Emirhan Doruktutan başarıyla canlandırmış.
Altın Palmiye Ödülü’nü, Gezi’de ve Soma’da hayatını kaybeden insanlara adayan Nuri Bilge Ceylan, filmde bir yandan günümüz aydınını eleştirirken, bir yandan da hükümetin paranoya ve nefret dolu yönetim tarzına, bunun neticesinde ortaya çıkan kutuplaşmanın toplumsal hayata yansımalarına ince göndermeler yapıyor. Nejla’nın Aydın’a “yoksa sen de her kötülüğün dış odaklı olduğunu düşünenlerden misin” deyişi, Aydın’ın okul yardımı için eve gelen insanları “çapulcular” olarak adlandırması, Nihal’in Aydın’ı “gençleri özgür oldukları için, inananları inandıkları için sevmiyorsun” suçlaması ve tüm bunların neticesinde, ilerde ne olmak istediği sorulan Küçük İlyas’ın “polis” olmak istediğini söylemesi..
Filmde, Nuri Bilge Ceylan’ın yol arkadaşlarına yine rastlıyoruz. Başucu yazarı Çehov, en çok sevdiği müzisyen olduğunu bildiğimiz Schubert, “sinematografi insan yüzüdür” diyen Bergman, özellikle İlyas’ın kapı aralığından baktığı sahnede ilk aklıma gelen yönetmendi. 
Kış Uykusu, yönetmenin diğer filmlerinden farklı olarak, diyalog ağırlıklı bir film  olsa da, aslında dert ettiği mesele temelde yine aynıdır. İnsanın ikircikli ve karanlık doğasına olan merak ve bu merakla gerçekliği bulma çabası.  Bu cümle, benim için Nuri Bilge Ceylan sinemasının özetidir.  Uzak, İklimler, Üç Maymun, Bir Zamanlar Anadolu, bu filmlerin hepsinde aslında “mış” gibi davranan insanları izlemedik mi? Görünenin ardında bambaşka duygular saklandığını, davranışlarımızla zihnimizin her zaman paralel olmadığını, insanın doğası gereği kendini kandırmaya meyilli bir varlık olduğunu çaresizce kabul etmedik mi? Ama biliyoruz ki, nasıl davranırsak davranalım gerçek olan tek şey hislerdir hayatta. Bu açıdan sanat ve bir sanat olarak sinema bu hisleri açığa çıkaran bir araç olduğu için çok kıymetlidir.
Kış Uykusu için “bir başyapıt” diyen eleştirmenlere katılmamak elde değil. Öte yandan, Kış Uykusu’nu yönetmenin filmleri arasında 4. Veya 5. Sıraya koyanlar da yok değil. Ben şöyle dile getirmek isterim düşüncelerimi. Evet, bir Nuri Bilge Ceylan filmi için herşey çok formüle edilmiş gibi duruyor. Bir kere en başta yönetmen bu sefer söylemek istediklerini ağırlıkla diyaloglar aracılığıyla söylüyor. Diğer filmlerindeki gibi sadece sezgilerimizle başbaşa değiliz bu filmde. Ama şunu kabul edelim. Bu hissi diyaloglar üzerinden ne eksik ne fazla dedirtecek ölçüde ipince bir ayarla bu denli ustaca ortaya çıkarmak, kurgulamak yani sahnelerin dizimi (İlyas’ın Aydın’ın elini öpmeyip, bayıldığı sahnenin hemen ardından atın boynuna geçirilen bir halatla yakalanması ve Nihal’e karşı haksızlık ettiğini farkettiği andan hemen sonra aynı atın Aydın tarafından serbest bırakılışı) bütün bu kurgu içinde bir uyum, ritim yakalamak, karakter özelliklerini sıradan insan davranışlarıyla eşleştirmek (umursamazlığı çubuk kraker yemekle, kayıtsızlığı ufak ufak koparılan ekmek parçalarıyla betimlemek gibi), tezatlıkları çarpıcı bir şekilde su yüzüne çıkarmak (İsmail’in parayı şömineye attığı sahnede, Nihal’in o yangını kendi benliğinde hissetmesi, paraya karşı yoksul olan İsmail’den daha zayıf olduğunu gördüğümüz an) Nuri Bilge Ceylan’ın sinema tarihine ismini altın harflerle yazdırdığının kanıtıdır ve evet bu açılardan “Kış Uykusu” bir başyapıttır.

24 Mayıs 2014 Cumartesi

İstanbul Kırmızısı


Aşk. Ne öğrendim aşk hakkında? Aşk hakkında öğrendiğim, aşkın varolduğudur. Ya da belki, daha yalın anlatımla aşk hakkında öğrendiğim ve öğrenmeyi sürdürdüğüm, filmlerimde, bütün filmlerimde anlattığımdır. Yani, sevdiğimiz insanları asla unutmadığımız, onların daima bizimle kaldıklarıdır, bizi onlara artık var olmasalar bile çözülmez biçimde bağlayan birşeyler olduğudur.

İmkansız aşklar, yarım kalmış aşklar, var olabilecekken olmamış aşklar olduğunu öğrendim. Yara izi bıraksa da dağlayıcı bir damganın daha iyi olduğunu öğrendim, kışı andıran bir yürektense bir yangın yeğdir.

Aşkın yalnızca cinsellik olmadığını öğrendim, o çok daha fazlası. Aşkın ne okuma ne yazma bildiğini öğrendim. Duygular söz konusu olunca gizemli yasalarca yönetildiğimizi, belki kader belki serap, ama kesinlikle akıl ermez, açıklanamaz birşeylerin var olduğunu öğrendim. Çünkü temelde aşık olmayı açıklayacak bir neden asla yoktur. Sadece olur. Bu bir gizemin içine girmek gibidir: sınırı aşmak, eşiği atlamak gerekir. Ve orada, bu gizemde mümkün olduğunca uzun süre kalmayı denemektir..

Ferzan Özpetek-2014




23 Mayıs 2014 Cuma

Film tutkunuymuşsunuz..



Genç kız bu söz üzerine muzip bir şekilde güler , bu sözü zamanı geldiğinde bambaşka bir yerde kullanacağını bilerek.. 
 
Geçmişe döndüm. Ben ne zaman tutuldum bu büyülü dünyaya diye sordum kendime, hatırlamaya çalıştım. Hatırladım. Boyumu aşan sıkıntılı zamanlardı. Önceleri kafa dağıtmak için gidiyordum, sonra birşey oldu, sanki Alice’in düştüğü delikten ben de düşmüş, yeni bir dünya keşfetmiştim. Anlatması güç. İnsanın kendi benliğini en çok duyumsadığı yerler vardır hayatta, insan bunu bilir, anlar. Bu bazıları için edebiyat, bazıları için müzik, bazıları için bir insan, bazen bir şehir, bazen bir meslek, bazen bir mevsim, bazen bir renk bile olabilir. Mesela gri mavi denilen renk, sadece bir renk değildir o anlamda ama bu başka bir yazının konusu. Ne diyordum, ben de kendimle en çok buluştuğum yerin, bir sürü boş kırmızı kadife koltuğun, insanda sonsuzluk hissi uyandırdığı büyükçe bir salon olduğunu anladım. En iyi arkadaş, en büyük aşk, en gerçek his, en yakın an burda gizliydi. Ben de o dünyanın içine gizlendim. Peki, nedir beni bu kadar etkileyen, sinema neden bir tutkudur benim için? Anlatmaya çalışayım size. Sinema, bir hayal ürünü olmasına karşın, gerçeğin kendisinden de daha gerçektir çünkü. Gündelik hayatın içinde, bizim için öylesine geçen anları beyazperde kutsar sanki. Bir an donar kalır ekranda, o an öyle güçlü bir şekilde nüfuz eder ki beyninize, gözlerinizde hissedersiniz duyguların tüm ağırlığını. Gözlerinizin yaşla dolmasından söz etmiyorum. O etkiyi en yoğun haliyle sadece gözlerinizde hissetmenizden söz ediyorum. İşte böylesine bir gücü vardır sinemanın. Benim için büyüleyici olan şudur: Herkes, aslında sadece bir hayali ayakta alkışlıyordur, o hayalin kendisine hissettirdikleridir insanları biraraya getiren, başka başka ruhların tek bir anda buluşmasıdır ve herkes gerçeğin kendisinden daha gerçek olan bu anda aslında hapsolmak istemektedir ama tüm mutlu anlar gibi filmlerin de belirli süreleri vardır. .

12 Kasım 2013 Salı

Hayatboyu



Hayatboyu filmini, yeni sinematek’imiz Başka Sinema aracılığıyla Beyoğlu Beyoğlu sinemasında izledim. Gösterimde yönetmeniyle, yapımcısıyla, başrol oyuncularıyla film ekibinin de olması ve film sonrası sıcağı sıcağına yaklaşık  1 saat süren soru-cevap kısmına katılmak ayrıca keyifliydi.  Hatta ben, en az film kadar seviyorum film sonrası sohbetleri. Henüz sinemanın büyülü atmosferinden çıkmadan, aynı filmin her insanda bambaşka duygular uyandırdığını görmek, yönetmenin ve diğer oyuncuların seyirci görüşlerini dinlerkenki heyecanını gözlemlemek, o anın da aslında filmin bir devamıymış gibi gelmesi, söyleşi son bulduğunda yoğun duygularla, hele bir de İstiklal Caddesi’nde ise film, yürümek sonsuz bir rahatlama hissi yaratıyor. Bir tür ruh buluşması diyelim.

İlk kez yine bu yıl, Berlinale’de seyirci karşısına çıkan Hayatboyu, 32. İstanbul Film Festivali’nde  En İyi Yönetmen ve En İyi Görüntü Yönetmeni ödüllerini almıştı. Londra Film Festivali başta olmak üzere, Avrupa’nın birçok kentinde seyirciyle buluşan ya da buluşmaya hazırlanan film,  en son 49. Chicago Film Festivali’nin uluslararası yarışma bölümüne seçildi.
Filme geçersek, hikaye 50’li yaşlarının başında, mimar ve fotoğraf sanatçısı olan bir çiftin hayatı üzerinden, modern ve hijyen hayatlardaki iletişimsizlik olgusunu irdeliyor. Film, 21. yüzyılda özellikle şehir hayatında, eğitimli, refah, entellektüel diyebileceğimiz bir çevrede yaşayan insanların, aslında 19. ve 20. yüzyılın gerçeklerine ve yaşam şekline uygun olarak tasarlanmış “evlilik” kurumuna bağlı kalma çabalarını konu alıyor. Bu noktada erkeğin ve kadının farklı dünyasına tanık oluyoruz. Kadının olgun ve kırılgan yapısını, erkeğin güçlü ama çocuk dünyasını bir kez daha kabulleniyoruz. Meslekler insanları nasıl dönüştürür, özbenliğine ne kadar işler, bunun üzerine düşünüyoruz. Hakan Çimenser’in başarıyla canlandırdığı mimar karakterini izlerken, “her mimar kendisini bir tür Tanrı olarak görür.” sözünü sıkça hatırlıyoruz. Gerek karakterin aşırı titiz ve elitist tavrı, gerekse kuş bakışı merdiven planları tanrılaşma olgusunu sıkça hatırlatıyor. Öte yandan, sözümona aynı “modern” karakterin, kadın söz konusu olduğunda nasıl da gelenekselleştiğini, özensiz ve aşağılayıcı  tutumuyla mükemmelliyetçi yapısının nasıl irtifa kaybettiğini gözlemliyoruz. Herkesin “birey” olduğu ve dayanışmanın değil, “birey” olmanın yüceltildiği bu yüzyılda, aslında ebeveyn de olunamadığını ince bir sızıyla tespit ediyoruz. Hikayede sadakatin vefayla el değiştirdiğini, mesafenin yakınlaştırıcı etkisini aslında hayat tecrübesi denen şeyin karşıt duyguları taşıyabilme kabiliyeti olduğunu farkediyoruz.
Senarist ve yönetmen Aslı Özge’yi, başarılı performanslarıyla başrol oyuncuları Defne Halman ve Hakan Çimenser’i bu güçlü film için tebrik ediyorum.