24 Mart 2013 Pazar
Biraz da edebiyat..
Koşulları hızlı bir gerçekçilikle benimsiyor. Oysa ben henüz taşra bahçelerinin erik ağaçları altındaki durgunluktayım..
Yaşam, şimdi ancak kavranılması ve anlaşılması gereken; oysa yaşanması, gerçeğine inilmesi ilerideki yıllara atılan bir yabancı öğe gibi önümüze getirilmiş. Coğrafya derslerine getirilen yerküre gibi. Kimse yaşadığımız mevsimin, günlerin ve gecelerin yaşamın kendisi olduğundan söz etmiyor. Her an belirtilen bir öğretiye, bizler hep hazırlanıyoruz. Neden?
Arka arkaya viski içiyor. Böyle kendi kendine bile dayanamayan bir insan haline gelişi, belli bir sevinç veriyor bana.
Bizim okulun rahibelerinden -çoktan ölmesi gereken- biri küçük adımlarla geliyor. Çok yaşlanmış. Yılları ve öğrencileri birbirine karıştırıyor. Beni tanıması beklenemez, ama düşünceleri de büsbütün karışık.
O yaz günü, Sirkeci Garı'nda Günk'ü geçirirken insanı ve erkeği öğrenmenin bu denli güç olduğunu hiç bilmiyorum. Erkeği öğrenmek için, çok erkek tanımak gerektiğini de bilmiyorum. Mutluluğun, insanın kendi kendisiyle hoşnut olmasıyla başlayacağını da bilmiyorum.
Yazmak istiyorum. Ama her zaman yaşamın günlük hareketliliklerini yeğliyorum. Caddelere çıkmak, doymak bilmediğim sokaklara bakmak, yeni köşeler keşfetmek, yabancı insanları seyretmek, doyumsuz yaşamı gözlerimden yüreğime indirmek istiyorum. Kısacık anlarda çeşitli olayları, insan varoluşunun özünü, zaman ve duyguları sınırsızlık içinde derinliğine düşünen insanlar çok mu?
Bilmiyorum. Bir an, zamanları, olayları, duyguları, dağları, kalın gövdeli, büyük dallı ağaçları, yeşil mavi Akdeniz'i, uzantısındaki okyanusları, okyanuslarla ufuklarda birleşen yıldızlı gökyüzünü ve dağların ardından yükselen güneşi aşan olaylarla dolu.
Sarhoşluğun uzantısında süren bu gecede hiç uyuyamıyorum..
Anlatamayacağım, bu insanlar "Guguk Kuşu" filmini de, Napolyon'un yaşamöyküsü filmini de, limana yanaşan beyaz bir yolcu gemisini de, vitrinlerdeki yeni sonbahar giysilerini de aynı gözlerle seyredebiliyorlarsa, elimden ne gelir?
Onlar "başkaldırmayı" savunurken, belli bir düzenin akışındaki yerlerini korumaya çalışıyorlar.
Gizli sevgililer edinmeye çalışan, ama kendilerini mutlu aile babaları, ileri bilimadamları göstermek isteyen, insanın özünü anlamaktan yoksun kişiler..
Çoğu kez insan yaşamı, yaşanmış coşkuların anısı ile de geçer. Ama yaşamın bazı kesitlerinde bu coşkugece ve gündüz somut olarak kavrar benliğimizi. Bir şarkıyla. Bir resimle. Uzayan bir bulvarla. Sevilen, teni okşanan bir insanla. Yaprakları hışırdayan bir ağaçla..
Uzun süre yalnız güneşin doğuşunu, batışını, bulutların rüzgarla birlikte koşuşunu, yağmurlu, yağmurdan sonra çok ender görülen gökkuşağını ve gökkuşağının mora büründüğü denizleri, dilediğimce seyretmek isterdim. Oysa koşullandırılmış bir büyük kentliyim.
O akşamüzerleri, yalnızlıkla geçiştirilmiş uzun yaz günlerinin, birşeyler yaşanmak istenen, gene de olağanüstü bir şeyin yaşanamayacağı önceden bilinen, akşamüzerleriydi.
İki insanın birleşmesindeki sonsuzluk özü olmalı insan yaşamının.
Ağustos 1978-79 Tezer Özlü-Çocukluğun Soğuk Geceleri
1 Mart 2013 Cuma
Berlinale
Evet, nerde kalmıştık?
Gelelim üçüncü güne..Berlin'in soğuk sokaklarına atıyorum kendimi kahvaltıdan sonra.
Friedrichs Street'te biraz oyalandıktan sonra soluğu yine bilet bulmak için Berlinale Palast'ta alıyorum ve The Necessary Death of Charlie Countryman filminin galasına biletimi erkenden alıyorum bu sefer. Mads Mikkelsen oynuyorsa bir filmde, o film iyidir varsayımından hareketle.
Ve film iyi çıkıyor, yanılmıyorum. Filmin galasında olmak yine o ritüeli yaşattığı için bana, ayrıca mutluyum. Film, şiddet yanlısı mafyoz bir adamın sevgilisine, romantik bir gencin aşık olmasını konu alıyor. Tahmin edeceğiniz üzere kovalamaca, aşk, gerilim birarada olunca maya tutuyor. Bir Tarantino havası da seziyorum filmde. Sonuna kadar şiddet ama arka fonda insanı alıp götüren bir müzik, slow motion görüntüler, ana kahramanın iç dünyasını anlatan dış ses, filmi bambaşka bir havaya sokuyor ki biz melankolikler işte tam bu havayı seviyoruz. Filmde Mads Mikkelsen kadar başroldeki özellikle erkek oyuncu Shia LaBeouf ve Evan Rachel Wood da performanslarıyla etkiliyor.
Dördüncü gün...Premier'lerin yapıldığı Friedrichspalast'a gidiyorum. Hava yine soğuk, hatta bu sefer gece yağan kar tutmuş biraz. Berlin karla daha güzel. Normalde en ufak bir soğukta hemen üşüyen ben, hiç üşümüyorum. Aksine soğuk bana bir ferahlık hissi veriyor. Bu sefer şanslıyım, hiç sıra yok. Hem akşamki galaya gişeden hemen bilet alıyorum, (Bu salon çok daha büyük olduğu için bilet bulmak daha kolay.) hem de 09:30'daki film için bir kız yanıma yaklaşıyor ve arkadaşım uyanamadı bilet ister misiniz diye soruyor. Hayatın böyle beklenmedik güzel sürprizleri ne iyi hissettiriyor.
İyi ki uyanamamış arkadaşınız diyorum, yatsın bu soğukta sıcacık yatağında, ne işi var diyorum, bileti kapıyorum:)
İlk filmin adı: a long and a happy life. Bir Rus filmi. Bazı filmleri tek bir kare için seyredersiniz, bu film benim için öyle bir filmdi. Klasik bir festival filmi, durağan, yakın planlar, ses'in ön planda olduğu sahneler, çizmenin toprak üzerinde çıkardığı sese odaklanıyoruz, yürüyen kahramanı sırtından görürken...Filmin konusu toprak sahibi Sacha'nın toprağına devletin belli bir bedel ödeyerek el koymak istemesi, buna karşın Sacha'nın devlet yetkilileriyle işçileri arasında kalması. Film Sacha'nın ruh hali üzerine odaklanıyor ve herşeyin nasıl bir anda kontrolden çıkabileceğini gösteriyor..
Sadece bu sahne için bile seyredilir dediğim sahne, filmin sonunda nehri yakın planda gördüğümüz sahne. Sanki nehir bize birşey anlatıyor o sahnede. Uzun uzun bakakalıyoruz.
Akşamki film ise son dönemde beğendiğim yönetmenlerden Michael Winterbottom'un son filmi. "The Look of Love" Dusty Springfield'ın şarkısı.. Şarkı filmle öyle bütünleşiyor ki hayran kalıyorsunuz. Gerçek bir hikayeden aktarılan filmin konusu, 70'lerde İngiltere'de gece kulubü işletmeye başlayan, bu sayede İngiltere'nin en zenginleri arasına giren Paul Raymond'ın hayat hikayesi. Michael Winterbottom ileride en iyi yönetmen Oscar'ını alabilir, demedi demeyin. Bir de Imogen Poots bu filmde performansı ve güzelliğiyle parlıyor. Oyunculuk, o dönemin ruhunun yansıtılması açısından sanat yönetmenliği, senaryo, dialoglar başarılı. Film sizi ilk anda içine alıyor. Renkli başlıyor ama renkli bitmiyor hikaye. Çıktığınızda boğazınızda birşey düğümleniyor. Çıkıyorum, saat 12'ye geliyor. Hava soğuk ama biraz yürümek istiyorum. 35 dakikada yürüyerek otele geliyorum. Sokaklar bomboş ama korkmuyorum, şehrin güven veren bir havası var çünkü. Ya da ben kendime fazla güveniyorum..
Berlinale'ye tekrar gitmek ama bu sefer daha uzun kalmak isterim.
Her ne kadar publicseen olmasa da, sıra Cannes Film Festivali'nde.
Kimbilir belki bir akreditasyon bulurum..
23 Şubat 2013 Cumartesi
63. Berlin Film Festivali-2013
6-11 Şubat 2013 tarihleri arasında Berlin Film Festivali'ne katılmak için Berlin'deydim.
En güzel seyahatlerimden biriydi. Berlin'i, şehrin ruhunu, insanların sadeliğini, soğugunu, utancını, sıkmayan disiplinini, ciddiliği, çalışkanlıklarını sevdim. Almanlar kaba derler ya, bence tam tersi kibarlar. Tabi sarışın bir millet içinde esmer bir kız olmanın avantajını yaşadığım durumlar da oldu:) Otelim Berlin'in tarihi bölgesi olan Mitte'deydi yani şehir merkezinde. Otelimden çok memnun kaldım. Berlin'e gitmeyi planlayanlara tavsiye edebilirim rahatlıkla. H2 Otel Alexanderplatz. İlk gün odaya saat 17:00'ye doğru yerleştim. İlk günümü yemek yiyerek ve çevreyi keşfederek geçirdim. Ve ilk sabah: Kudamm'a giderek bir sight seeing tour satın aldım. Kudamm Berlin'in Champs Elysees'e benzeyen geniş ve uzun, tüm mağazaların, tiyatroların, cafelerin olduğu herşeyi bulabileceğiniz caddesi. Diğer günler ağırlıklı olarak film seyredeceğimi, daha çok last minute biletlerin peşinde koşacağımı bildiğim için ilk gün şehrin genel havasını göreyim dedim. Akşam 17:00'ye kadar on and off yaparak turistik yerlerin çoğunu gezdim. Bilmeyenler için, on and off şu demek. Bu tur sizi yaklaşık 20 noktaya götürüyor. Bu noktalarda dilerseniz inip çevreyi gezebiliyorsunuz. Otobüs her yarım saatte bir kalkıyor. Yani gezip dolaşıp tekrar binebiliyorsunuz. Akşam yemeğimi yedikten sonra, ver elini Berlin Philarmonie dedim:) Berlin Filarmoni Orkestrası dünya çapında bir orkestra.
Anne Sophie Mutter'in muhteşem performansını izledim. Büyüleyici bir atmosfer ve konserdi. İkinci sabah artık bilet peşinde koşmanın vaktidir diyip, soluğu Berlinale Palast'ta aldım. O akşam yönetmen Gus Van Sant'ın, Matt Damon'ın oynadığı son film, Promised Land'in galası vardı. Biletler tabiki tükenmişti. Son 15 dakika kontenjan biletlerinin satılacağı söylendi. Bu biletler için filmden tam 5 saat önce bir sıra oluştu. Erken gittiğim için 12. kişiydim yani şansım vardı. Tam 5 saat arada alışveriş merkezine giderek, bir kahve, yiyecek birşeyler alarak bekledim ve sonunda bileti aldım. Normalde 5 saat bir bilet için beklenir mi, delilik dediğinizi duyar gibiyim ama ben o bileti bekleme halinden bile zevk aldığımı, kendim gibi insanlarla orda tanışmayı, sohbet etmeyi, bilet kalacak mı kalmayacak mı heyecanını yaşamayı seviyorum. Kırmız Halı'dan geçerek salona girdik ve herhalde salonun en güzel yerine oturduk. Sırada tanıştığım Thomas etrafta ne olup bittiğini anlamam konusunda bana yardımcı oldu. Almanca konuşulduğu için hiçbirşey anlamıyordum ama sanki anlıyormuşum gibi dinleyerek sürekli gülümseyip, Thomas'ın yönlendirmelerini takip ediyordum.
Thomas protokol sırasına oturduğumuzu yanımızda Almanya'nın Ekoloji Bakanı'nı oturduğunu, önümüzdeki 3 koltuğun boş olmasının ilginç olduğunu, oyuncuların tam önümüze oturabileceğini söyledi. Ve dediği oldu! Galalardaki rituel şöyle oluyor. Önce kırmızı perde, ışıklar eşliğinde, büyüleyici bir atmosferde smokinli yakışıklı bir beyefendi sahneye çıkıyor. 63. Berlin Film Festivali'ne hoşgeldiniz dedikten sonra filmin yönetmenini ve oyuncularını alkışlar eşliğinde salona davet ediyor. Ardından film başlıyor. What a fascinating moment! Ne diyordum, önümüzdeki 3 koltuk hala boş, bir bakıyorum Matt Damon bana doğru geliyor ve tam önüme oturuyor. Matt Damon etkileyici bir oyuncu. En büyük özelliği çok doğal ve ağır bir duruşa sahip olması. Bir de kendisi Harvard'dan mezun ve 43 yaşında olup 33 gösteren ender insanlardan biri. Good Will Hunting filminin senaryo yazarı ve bu senaryo ile Oscar kazanmış bir oyuncu. Hollywood'un gösterişli dünyasına alışık birisi nasıl bu kadar utangaç olur, fotoğrafçıların karşısında nasıl sıkılır, ellerini ovuşturur, garipsiyorum. Ama onu bu kadar etkileyici kılan tam da bu mağrurluk sanırım. Devamı Berlinale-2 yazımda..
Matt Damon- Promised Land Premier Show in 63rd Berlin Film Festival
Kelebeğin Rüyası
Henüz gösterime giren Kelebeğin Rüyası'nı dün akşam izledim. Öncelikle mekanla ve seyirci kitlesiyle ilgili bilgi vermeliyim yaşadıklarımdan sonra...City's Nişantaşı sinemasına saat 21:30 seansına gittim. Cuma akşamı popüler bir filme popüler bir semtte gelmeyi tercih eden insanlarla doluydu sinema. Yani aynı dünyayı paylaşmıyorduk büyük olasılıkla.
Nitekim yanıma oturan biri erkek iki kadın benimle birlikte aslında önlerinde arkalarında diğer yanlarında oturan herkese rahatsızlık verdiler. Ama nedense bunu tek dile getiren ben oldum.
Tepkisiz, bulaşmayım tutumu bizim insanımızda vardır, biliyorum ama alışamıyorum.
Film boyunca yüksek sesle birbirlerine yorum yapmalar, cep telefonuyla oynamalar, hatta bir tanesinin telefonu çaldı bir ara, kıpırdanmalar vs. Bunların hepsinin üstüne bir de keskin bir alkol kokusu. Karton cay bardaklarına votkayı koyup koyup içiyorlar, içtikçe kontrolden çıkıyorlar.
Ara oldu, tam kalkacaklardı, bir dakika dedim. Rahatsızlığımı dile getirdim, hiç beklemediğim bir şekilde özür dileyip ikinci yarıda böyle birşey olmayacağını söylediler. Peki dedim. İkinci yarıda yanımda oturan kız bir anda kustu filmin ortasında. Biz de arkadaşlarımla birlikte filmin kalanını merdivenlerde izlemek zorunda kaldık. Kustu ve oturmaya devam etti bir süre. 15 dakika sonra kalktılar, çocuk yanımıza yaklaştı eğildi ve bu filmi gidin evinizde seyredin dedi. Üçü de ayakta duramıyordu. İnsanın kendisine yapacağı en büyük kötülük cahil kalmak.
Filme geçersek, filmi böyle bir ortamda seyrettim. Bunu özellikle belirtmek istedim. Ama yine de Kelebeğin Rüyası beni en başından sonuna dek içine alamadı. Sinema zorlamayı kaldırmaz, ekran doğal olmayanı gösterir. Genel olarak doğallıktan yoksundu, tüm o sanat yönetmenliğine rağmen.
Yılmaz Erdoğan'da ben de Hollywood gibi film yaparım işte gibi bir hava sezdim. Filmin müzikleri, yukardan çekimler, kıyafetler, başındaki şapkasıyla gazete satan çocuk, Kıvanç Tatlıtuğ'u telgraf direğinde gördüğümüz sahne bana Leonardo Di Caprio, Kate Winslet, Keira Nightly'nin oynadığı 1940'lı yılları anlatan filmleri anımsattı. Ama doğal bulmadım çünkü bizim insanımızın, kültürümüzün hamuru bu değil. Kumaş o denli batılı değil. Anadolu kültüründen çok uzaktı. Senaryo özenle yazılmış, her bir replik etkilemek üzerine kurulu ama doğal yaşam öyle değil ki. Normal yaşamda, hayat akar bir yerinde etkileyici bir laf edersiniz, kalan zamanlar günlük dialoglardır. Sürekli olarak derinlerde yaşayamazsınız. Filmin o anlamda zorlama bir atmosferi vardı.
Belçim Bilgin'in cenaze evine başında bembeyaz çiçek şapka ile gelişi, estetik açıdan güzel görünse de, sahne ile son derece uyumsuzdu. Kıvanç Tatlıtuğ ve Belçim Bilgin'in kömür madeninin altına girdikleri sahne doğallıktan yine çok yoksundu. Maalesef bu filmde Yılmaz Erdoğan beni şaşırttı çünkü kendisinin iyi bir hikaye anlatıcısı olduğunu düşünürüm.
2 Şubat 2013 Cumartesi
69. Venedik Film Festivali-2012
Biraz rotarlı da olsa, Venedik Film Festivali ile ilgili yazımı paylaşıyorum.
Film Festivali'nin başladığı 29 Ağustos öğlen Venedik'teydim. Havaalanına indikten sonra Venedik'e deniz veya kara yoluyla ulaşabiliyorsunuz. Havaalanından taksiye, metroya veya otobüse değil de, deniz aracına binmek çok hoşunuza gidiyor, romantik bir havası var durumun. Tabi vaporetto'ya hurra binince romantizm kayboluyor. Venedik, 118 adacık üzerinde kurulu masalsı bir şehir. Deniz yoluyla şehre yaklaşırken, şehrin o masalsı duruşu sizi hemen ele geçiriyor. Yere ayak bastığımda, öncelikle havanın İstanbul'dan çok daha sıcak ve nemli olduğunu farkettim. Bir şehir ne kadar turistik olursa olsun, bir de o şehrin yerlileri vardır. Daha doğrusu o şehrin de rutin bir hayatı vardır. Siz o hayatın içine dalarsınız. Venedik'te ise tam tersi. Turistler üzerine kurulu bir düzen, yerliler turistlerden daha yabancı duruyor. Enteresan. Otelim San Marco meydanına çok yakındı. Bu nedenle San Marco'da indim. Meydana geldiğimde bir dondurmacıya otelimi sordum, basit bir şekilde tarif etti ki zaten otel meydana çok yakındı, kolayca buldum. Valizimi bırakıp, hemen şehri keşfetmeye çıktım. Dar sokaklar, turistler, gondollar, San Marco meydanından kulağınıza gelen klasik müzik, bazilikanın önünde kaldığım 4 gün boyunca aynı uzunluktaki kuyruk, sinyoreee diye bağıran garsonlar..
Film Festivali Lido adasında yapılıyor. İkinci sabah erkenden gondol sefası yaptım. Venedik'e gidip Gondol'a binmeden gelmeyin ve mümkünse Grand Canal'da büyük tur yapın, 20 euro daha fazla veriyorsunuz. Sabah sakinliğinde binmek de ayrıca keyifli, çünkü öğleden itibaren o kadar kalabalıklaşıyor ki kanal, geziden çok şu kargaşa ne zaman bitecek diyorsunuz.
Gelelim Lido'ya. Lido ile San Marco arası vaporetto ile sanırm 20 dakika civarında. Lido'ya indiğimde iskeleye asılan festival bayraklarını gördüğümde içimi bir sevinç kapladı. İskeleden çıkınca eski model sarı bir otobüsün beklediğni gördüm. Otobüsün üzerinde movie village yazıyordu. Tahmin ettiğimden daha masalsı ilerliyordu herşey:) Hemen otobüse atladım ve Movie Village'a geldim. Movie Village'da 8 salon vardı. Hemen sıraya girdim ve açılış filmi Betrayal için bir bilet aldım. İstanbul Film Festivali'nde lale karta rağmen, bazı gösterimlere bilet bulamayan biri olarak, Venedik'e gidip, sıraya girip, açılış filmine hem de kırmızı halıdan geçerek girilen ana salonda oynayan seansa kolayca bilet bulmak çok hoşuma gitmişti. Betrayal, kocasının kendisini aldattığı kadının kocasıyla akadaşlık kuran doktor bir kadının hayatını anlatan ilginç bir filmdi.
Film başlamadan önce salona juri üyeleri davet ediliyor. Oturduğum yerin jurinin hemen arka sırası olduğunu, hatta tam önüme Laetitia Casta'nın oturduğunu söylemeliyim. Juri üyelerinden sonra filmin oyuncuları gece kıyafetleriyle teker teker alkış eşliğinde salona davet ediliyor. Bu ritüelden sonra film anons sonrası başlıyor. İkinci gün seyrettiğim film ise Ulrich Seidl'in Paradise filmiydi. Misyoner katolik bir kadının müslüman sevgilisiyle olan hikayesini anlatıyordu. Tam bir festival filmiydi diyebilirim.
Sıra Berlin Film Festivali'nde.
24 Aralık 2012 Pazartesi
31. İstanbul Film Festivali’nde izlediğim filmler
1) Roza
İzlemesi zor ama güçlü bir
filmdi.
2) Azrail’i Beklerken
Persepolis’in yönetmeni
Satrapi’nin son filmi. Bir sanatçının ruh halini iyi anlatan, sanatsal yönü
güçlü bir filmdi. Yalnız özellikle ikinci yarısı olması gerektiğinden daha uzun
tutulmuş, bu da filmin seyrini kısmen olumsuz etkilemiş.
3) Faust
Altın Aslan ödülünü alan bu
filmden yarım saat olmadan çıktım!
4) Yukarıdaki Çocuk
Bu yıl
festivale Fransız filmleri sanki her zamankinden daha fazla ağırlığını koymuştu.
I always say that French people is good at filming. Film, çocuk annesiyle
yetişkin olmaya çalışan bir çocuğun hikayesini anlatıyor. Bölgedeki kayak
merkezinde hırsızlık yaparak yaşama tutunmaya çalışan bir çocuğun hikayesi.
5) Aşkın Karanlık Yüzü
Film başladığında yakın zamanda
dvd’sini alıp seyrettiğimi anladığım, bu nedenle tüm film boyunca Atlas
sinemasının büyüleyici ortamında gönül rahatlığıyla uyuduğum film. Bir de o gün
tam 4 filme gidecektim ama önceki gece geç yatmıştım. İşte hayatta herşeyin bir
nedeni varJ Film nasıl mı? Bir Terence Davies filmi. Bir İngiliz
filmi. Rachel Weizs çok başarılı. Yavaş bir film. Ruh halinin zor karmaşık
yolunda siz de filmle birlikte dövünüyorsunuz. Böyle bir his geçiyor. Aşkın
hastalıklı durumunu anlatıyor.
6) Tepedeki Ev
One of my favorites of this
year. Tabi ki Miyazaki.
7) Gizemli Kadın
Kristin Scott Thomas’ın oynadığı
bu film ilginç bir filmdi. Kristin Scott Thomas çok beğendiğim oyunculardan
birisi. Ona yine güçlü olan bir diğer oyuncu eşlik ediyor, Ethan Hawke. Oyunculuk
açısından etkileyici ve sıradışı bir film.
8) Şeytan Adasının Kralı
Başarılı bir Norveç filmi.
Shawshank Redemption’ı sevenler bu filmi de sevecektir.
9) Kentleşmiş
Bu Amerikan-İngiliz ortak yapımı
şehir tasarımının üzerimizdeki etkileri üzerine düşünmeye davem ediyor
seyirciyi.
10) Hoşçakal
Bir kadının İran hükümetine
karşı verdiği özgürlük savaşını anlatıyor. İran çok merak ettiğim bir şehir.
Kısa zamanda gitmeyi istiyorum.
11) Barbara
Alman sinemasının son yıllarda
güçlendiğini ispatlayan bir başka film. Oyunculuk ve gerçeklik anlamında
başarılı bir filmdi.
12) Memleket
İtalya’nın Oscar adayı ve 2011
yılında Venedik Film Festivali’nde Juri Özel Ödülü’nü alan film. Ahlaki
seçimler ve zor hayatlar üzerine.
13) Uğultulu Tepeler
Akvaryum filmini seyredenler
Andrea Arnold’u tanırlar. Bu bir Andrea Arnold filmi. Dolayısıyla sarsıcı.
Viktorya döneminde umutsuz ve yıkıcı bir ilişkiye tanıklık ediyoruz.
14) Klimanjaro’nun Karları
Festivalin en iyi filmlerinden
biri olduğunu söyleyebilirim. Tabi ki bir Fransız filmi. Filmin ismi ile hikaye
arasında ince bir ironi var.
15) Sevgililer
Catherine Deneuve’un gerçek
kızıyla oynadığı eğlenceli bir film.
16) Ave
Bulgaristan’dan bir yol filmi.
Soundtrack’i oldukça başarılı.
17) Bakan
Politikanın kirli yüzünü ve buna
tutsak politikacıları iyi resmeden bir fransız filmi idi.
18) Affedilmeyenler
Fransız-İtalya ortak yapımı bu
filmden sonra Venedik’e gitme isteğim arttı sanırım. Yaşlı bir yazarla genç
sevgilisinin hikayesi.
19) Kadınlar
Fahişelik yapan üniversite
öğrencileri hakkında Elle dergisine makale yazan kadın yazarı Juliet Binoche
başarılı bir performansla oynuyor. Juliet Binoche gibi derinliği olan oyuncular
bazen bir filmi olduğundan daha güçlü yapar. Bu da öyle filmlerden biri.
20) George Harrison
Martin Scorsese dünyanın en
etkili müzisyenlerinden birini anlatırsa, işte böyle seyrine doyum olmaz bir
belgesel çıkar ortaya.
21) Yasak Aşk
Danimarka-İsveç-Çek-Alman ortak
yapımı bu filmde favori oyuncularımdan Danimarkalı Mads Mikkelsen oynuyor. Film
2012 yılında Berlin Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ve en iyi senaryo
dallarında gümüş ayı kazandı.
22) Kırışıklıklar
Bu dokunaklı animasyon filmi
geçen yıl başarılı bir fransız animasyon filmi olarak izlediğimiz İlizyonist
filminin yaratıcısı Paco Roca’nın katkısıyla izleyenlerle buluşuyor. İnsani
değerlere ve duygulara odaklanan bu film ruh dünyanıza iyi gelecek.
23) Sadakatsizler
Erkek dünyasını anlatan bu
filmde son dönemde Hollywood’a göz kırpan üç fransız oyuncuyu izliyoruz. Jean
Dujardin, Gilles Lellouche, Guillaume Canet.
24) Kopma
Amerikan X’in yönetmeni Tony
Kaye ve Adrian Brody’nin geri dönüş filmi. Sort of Dangerous Minds diyebiliriz.
25) Büyük Derbi
Son yıllarda Danimarka sineması
başarılı filmlere imza atıyor. Bu da o filmlerden biri. Film, kocasını terk
edip, Buenos Aires’e taşınan spor muhabiri bir kadının ve onun peşinden oğluyla
birlikte giden kocasının hikayesini eğlenceli bir dille anlatıyor.
Ben Uçtum Sen Kaldın, Kendi
Kanım ve Kaplan ve Ejderha ise bilet alıp gidemediğim filmler idi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
